Buenos Aires

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

“Don’t cry for me,  Argentina..

The truth is,  I never left you,

All through my wild days,

My mad existence

I kept my promise,

Don’t keep your distance…”

Bu meşhur şarkı, Andrew Lloyd Webber ve Tim Rice tarafından Evita müzikali için bestelenip 1976 yılında piyasaya duyuruldu ve ABD özgürlüğünün 200. Yılını kutlarken, Arjantin ne yazık ki aynı şeyi kutlamak şöyle dursun, yeni bir dikta rejiminin içine sürüklenmekteydi…

Arjantin, hatta daha büyük ölçekte Güney Amerika, tarihini ve değerlerini hep merak ettiğim yerler olmuştur. Nihayet altmış yıl yaşadıktan sonra buraları ziyaret etmek, konuştukları dili yakından duymak, soludukları havayı solumak ve geçmişte yaşadıklarını biraz daha detaylı öğrenmek nasip oldu. Özellikle Arjantin, çok çok eski bir geçmişi olmamakla birlikte, tarihini tüm dünyanın yakından izlediği, bana göre gizemini hala koruyan ilginç bir ülke. Durum böyle olunca da, kalem fren tutmuyor ve paragraflar birbiri ardına ekleniyor. Ben yazarken sıkılmadım, umarım siz de okurken keyif alırsınız…

Pembe evin meşhur balkonu

Arjantin denilince akla gelen ilk birkaç şey nedir?

Eva Peron

Tango

Özgürlük ve çalışan hakları

Sığır eti

Avrupa kıtasından öncelikle İspanya orijinli olarak keşfe çıkan insanoğlu Güney Amerika kıtasına gelmeden önce, günümüzde Arjantin olarak bildiğimiz bölgede yerli halk dağınık bir şekilde ve küçük gruplar halinde avlanarak ve biraz da tarım yaparak yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Bunların bazıları metal işlemesini biliyor ve kilden kaplar yapabiliyorlarmış. Bir kısmı da kendi inşa ettikleri kale benzeri korunaklarda yaşamlarını devam ettiriyormuş. Bir de Büyük Okyanus tarafındaki And dağlarında 12. asırda kurulmuş olan büyük “Inca İmparatorluğu” varmış.

Bir tango gecesi – Cafe de Los Angelitos

Doğu kıyılarına  ilk ulaşan Juan de Solis olmuş (1516) fakat yerliler tarafından öldürülmüş. O’nu Sebastian Cabo izlemiş (1526) ve 1536 da Pedro de Mendoza buraya bir keşif çıkartması yapıp bir de kale inşa etmiş. Ama yerliler yine bu davetsiz İspanyol misafirleri geri püskürtmüşler. Latin Amerika nüfusunun, Inca’lar hariç tamamına yakını, “encomiendas” denilen bir sistemle yönetiliyormuş. Yerliler “Conquistador” denilen bir yöneticiye bağlı olup, Hristiyanlık kurallarına uygun olarak korunur ve eğitilirlermiş. Buna karşılık yerliler de O’nun için çalışırlarmış. Yani bir nevi “Feodal Lord” luk gibi…Bu düzene zamanla baş kaldırmalar başlayınca yerlilerin haklarını korumak için yola çıkan Dominik’ li din adamı Bartolome de las Casas adı İspanya’da duyulur. 5. Charles, 1542 de yerlileri koruyan bir dizi kanun çıkartır. Ancak başlangıçta İspanyol kolonilerinde yankı bulmaz. Peru’da bunu savunanların başları kesilir. Ama 16. Asırda İspanyolların çabalarıyla kanunlar yerleşmeye başlar ve nihayet 18. asrın başlarında encomiendas sistemi çöker.

Latin Amerika’da hem İspanyol hem de Portekiz Kolonileri’nde etkin rol oynayan tek hareket, Roman Katolik Kilisesi’nin  (Fransiskanlar, Dominikanlar ve Cizvitler) öğretileri olmuş.

La Boca mahallesinden bir görüntü

İspanyollar, koloni kurarak katolizmi yaymak, ve daha da önemlisi, bu yeni yerlerdeki altın ve gümüş gibi zenginlikleri ele geçirmek amacıyla çıktıkları deniz aşırı seferlere, aralarına din adamlarını da alarak devam etmişler. Ferdinand ve Isabella özellikle batı yakasında idareyi elde tutabilmek için çaba sarfetmişler. Görevlendirdikleri Juan Rodriguez de Foncesa, 1503 te ticaretin kurallarını ilk kez uygulamaya  koymuş. 1524 te ölümünün ardından kurduğu sistem, merkezi Madrid’te bulunan “Yerlilerin Kraliyet üst Konseyi” haline gelmiş. Diğer din görevlileri de her gemi seferi ile taşınarak kolonilerdeki görevlerini pek de küçümsenmeyecek boyutta yerine getirmişler. Öyle ki, bir Fransız din adamının 200,000 yerliyi ( 14,000 kadarını bir günde !) vaftiz ettiği söylenmekteymiş…

16. asrın sonlarına doğru Avrupalılar Arjantin’in kuzey batısında bazı yerleşim yerleri kurmayı başarmışlar. Denize bağlantı oluşturmak üzere 1580 de Buenos Aires kurulmuş. Güneydeki bölgeler yerlilere bırakılmış.  Buenos Aires’in nüfusu 1726 da 2,200 kadarmış.  1776 da Başkenti Buenos Aires olan yeni bir koloni kurulmuş. Bir asır içerisinde de yerli nüfus oranı çeşitli nedenlerle %25’e kadar düşürülmüş.

La Boca

16. asırda Amerika’da yönetimde temel olarak iki valilik varmış. Birisi, batı yerlilerini ve  Florida’dan Kaliforniya’ya kadar uzanan İspanyol bölgesini güneyde Venezuela’ya kadar yöneten ve merkezi Mexico City olan “Yeni İspanya” valiliği (ki buna 1571 yılında Filipinler de eklenmiş)  diğeri ise, Pizarro tarafından 1535 yılında kurulan ve Venezuela hariç tüm İspanyol Kolonilerini yöneten ve merkezi Lima olan “Yeni Peru” valiliği. 

18. asırda bu iki valilik dörde bölünür ve “La Plata” valiliği  Paraguay,Uruguay, Arjantin ve Bolivya’nın tamamı ile  Şili’nin güney ucunun yönetiminden sorumlu olur. Özetle, bu kadar geniş toprakların bulunduğu bu bölgeler, 19. asrın başlarında filizlenen bağımsızlık hareketlerine kadar başarıyla İspanya yönetiminde kalır.

İspanyollar, gözlerini  batıda bulunan İnka Krallığı’ nın kayıp kenti  Machi Puchi’ye yakın Cusco’ nun altın ve gümüşlerine dikmişler. Buenos Aires çevresinde yer altı kaynağı olmadığından ve çok çeşitli ürün yetiştirmeye uygun yeterli tarım alanı da bulunmadığından,  gemi ile buraya köle getirmemişler, bu nedenle de Arjantin’in halkı görece beyaz tenli kalabilmiş. Bu nedenle kent, Latin Amerika’daki Avrupa şehri olarak biliniyor…

Plaza de Mayo’ nun ünlü binaları

Arjantin’in kelime anlamı gümüş ‘tür (Argentum). Ancak bu topraklarda gümüş sadece batıdaki Bolivya sınırında bulunabilmiş.

Arjantin’ in tarihindeki en büyük kahraman olan San Martin (libertador), tarihler 1810’u gösterdiğinde Brezilya’nın güneyinden bir kavis çizerek ordularıyla Peru’ya doğru ilerlerken, aynı zamanda kuzeydeki Venezuela’dan da Simon Bolivar aynı hedefe ilerlemektedir. İki kuvvet Lima’da buluşacaktır. San Martin Arjantin, Uruguay ve Şili’yi özgürleştirmeyi, Bolivar da Peru, Colombia, Bolivya, Venezuela ve Ekvador’u özgürleştirmeyi hedeflemiştir. Bu sırada Brezilya bir Portekiz sömürgesidir. Ancak bu iki kuvvete yardım eden bir de Brezilya’lı general vardır ki, San Martin daha sonra ona Lima şehrinin adını verecektir. Ünlü manken Adriana Lima’nın büyük büyük babasıdır bu zat…

1806 ve 1807 de İngilizler iki kez Buenos Aires’i ele geçirmeye çalışıp başarılı olamamışlar ve 19. asırda Arjantin-İspanya ilişkisi İspanya’nın zayıflaması ile hasar almış.  Napoleon 1808 de İspanya’ya girip kardeşini İspanya Kralı ilan edince Latin Amerika’da iki umut doğmuş: Bir görüşe göre artık buranın halkları kendi yönetimlerini kendileri oluşturabilecekler, diğer görüşe göreyse artık İspanya’da bir İspanya kralının olmaması sayesinde Latinler kendi başlarının çaresine bakabileceklerdir…

Metropolitan Kathedrali içinde bir anıt

25 Mayıs 1810 da,  kovulan İspanya kralı 7. Ferdinand adına bir otonom yönetim kurulması kararı alınır Buenos Aires’te. Bu tarih, daha sonra Arjantin Devrimi olarak kutlanacaktır. San Martin bunun üzerine 1812 de Buones Aires’ e gelir ve bir dizi savaşın ardından 1814 te yönetime geçer. 9 temmuz 1816 tarihinde San Miguel de Tucuman’da bulunan valilik yönetim merkezinde toplanan üyeler,  Arjantin’in “Rio de la Plata Birleşik Devletleri” adı altında bağımsızlığını ilan ederler.

Ancak zaman içinde bu devletlerden Paraguay 1824 te, Bolivya 1825 te ve Uruguay 1828 de birlikten ayrılır.

1829 da yönetime seçilen General Juan Manuel de Rosas, eski birlik üyeleri ile ilişkileri sıcak tutar. 1833 de İngiltere Fakland adalarını işgal eder. Arjantin Cumhuriyetinin ilk başkanı olacak General Justo Urguzia, 1852 de Rosas rejimine son verir. Buenos Aires vilayeti ile yapılan savaşlar sonucu Arjantin kazançlı çıkar ve Buenos Aires federasyona katılmayı kabul eder. Daha sonra başa gelen General Mitre zamanında Buenos Aires başkent yapılır. 1880 den sonraki yarım yüzyıl boyunca Arjantin gelişme gösterir. 1930 da ve 1943 te  birer askeri darbe olur. İkinci darbeden Juan Domingo Peron lider olarak çıkar. Sendikal hakları savunan ve ücretleri yükselten Peron, 1945 de askeri yönetimce görevden uzaklaştırılır ve hapse konur. Çıkınca başkanlık yarışına katılan Peron, ikinci eşi Eva Peron’ un desteği ile 1946 da başkan seçilir. Bu dönemde adeta bir sağlık ve çalışma bakanı gibi çalışan Eva, işçileri savunmayı ve ücretleri yükseltmeyi sürdürür ve dahası kendi adıyla bir yardım vakfı kurarak okul, hastane, yetim evi ve yaşlı evi yatırımlarına girer. 1949 da Peronist Kadınlar Partisini kurar. 1952 de kansere yenik düşüp ölmeden önce başkan yardımcısı adaylığı ordu tarafından engellenmiştir.

Politikalarıyla Roman Katolik Kilisesi ile ters düşen Juan Peron, 1955 de uzaklaştırılır ve 1973 de geri döner fakat 1974 de ölür. Yerine geçen tecrübesiz üçüncü eşi  İsabel zamanında Marxist devrimci Montonero bir gerilla hareketi başlatır ve askeri idare 1976 da yönetimi devralır. Böylece başlayan  dikta rejimi, 1982 de İngilizlere karşı kaybedilen  Fakland savaşı ile son bulmuştur. Bu dönemde 40,000 civarında sol görüşlü genç kaybolmuştur. Bunların, askeri uçaktan 160 km genişlikteki nehir ağzına atılmak suretiyle öldürüldükleri söylenmektedir. Bu nedenle Bağımsızlık (mayıs)  Meydanındaki heykelin etrafında yerde görülen eşarp/güvercin şeklindeki beyaz şekiller, her Perşembe toplanıp boyunlarına beyaz eşarp takınarak  buraya gelen ve çocuklarını arayan “Perşembe anneleri”ni sembolize etmektedir.

Recoleta Mezarlığı

Mayıs 1989 da Carlos Saul Menem başkan seçilir, bunu 1999 da Fernando de la Rua takip eder ve Arjantin her ikisinin yönetiminde güç kazanarak günümüze gelir.

Casa Rosada yani “pembeleştirilmiş ev” Militarist ve federalist güçler tarafından bağımsızlık meydanının bir kenarında  inşa edilmiştir. İki taraf arasındaki politik gerginliği azaltmak için alçı ve boğa kanı karıştırılarak boyandığı için bu rengi ve adı aldığı söylenmektedir. Eva Peron’ un eşiyle birlikte ünlü balkon konuşmalarını yaptığı balkon da bu yapının ön yüzünde ve ortadadır.

Arjantin, boyutları itibariyle bir hayli büyük bir ülke. Kuzeyinden güneyine uçakla 5-5,5 saatte gidilebilen (4550 km) bu ülkede farklı iklimler de var. Kuzey bölgelerinde tropikal iklimlerin etkisinde olan ülkenin başkenti Buenos Aires’ in (ki başkent sub-tropikal iklime sahiptir) güneyinde ise meşhur sığırların yetiştirildiği Pampa’ lar yer alır. Buradan sonra çorak topraklar ve nihayet en güneyde (Final el Mondo) buzullar yer alır.

Kendi halkının kendisini “Arhentinia”, Brezilya’lıların ise “Arjençina” olarak dillendirdiği Arjantin’de İspanyolca’ nın “Castiliano” aksanına yakın ama farklı ses tonlarını içeren bir türü konuşuluyor. Arjantin’li ünlü şair Borges, “mavi kan” taşıyan elit Arjantin’ liyi şöyle tanımlamış: Fiziken İtalyan’a benzeyen Arjantin’li, İspanyolca konuşur ve İngiliz’e özenir…

Eduardo Catalano’ nun “Homenaje” adlı eseri

Arjantin’ de yaşayan diğer yerli  halk ise, İtalya’nın değişik liman kentlerinden göçüp buraya gelen ve “La Boca” mahallesinde yerleşerek yeni bir kültür akımı başlatan insanlardan oluşuyor.

Mate, bir bitki çayı olup dehidrasyon önleme niteliği vardır. Pampa’larda sığır güden çobanların susuz kalmamak için kullandıkları bu çay günümüzde kilo kaybettiren çay olarak kullanılmaktadır ama böyle bir işlevi  yoktur.  Orta direk halkın evinde mutlaka bulunan kabaktan yapılmış deri kaplı kaptan pipoya benzer bir çubukla içilen Mate çayının en büyük ithalatçısı Lübnan’ dır.

Buenos Aires, New York’ tan sonra dünyada en çok Yahudi nüfusun yaşadığı ikinci şehirdir.

Buenos Aires’ te görülecek yerler:

Plaza de Mayo

Casa de Rosada

La Boca (İtalya, Fransa gibi ülkelerden göçen işçi ailelerin oluşturduğu bu mahalle eski bir liman ağzında bulunuyor. gemi inşaatından kalan tenekelerle kaplanan eski evler, yine kalıntı boyalarla çeşitli renklere boyandığı için güzel bir renk armonisi sunuyor. Tango dansının da doğduğu yer burası…)

San Telmo meydanı

Recoleta Mezarlığı (Eva Peron’ un da defnedildiği aile mezarlığı burada bulunuyor. Ölümünden 16 yıl sonra cenazesi Avrupa’dan getirilerek buradaki yeni yerine konulmuş.)

Metropolitan Katedrali

Colon Tiyatrosu

Obelisco

Tango Gösterisi (örneğin Cafe de Los Angelitos)

Arjantin Mutfağı

Arjantin adıyla neredeyse özdeşleşmiş bir lezzet var, o da bu ülkenin güneyinde bulunan geniş otlaklarda (Pampas) yetiştirilen sığır eti ile pişen yemekler. Çok uzun bir listeden sizin için seçtiğim lezzetler:

  • Asado: Bir diğer adı “Parillada” olan bu yemek, aslında bildiğimiz barbekü. Farklı olan, barbeküde pişen meşhur Arjantin sığır etinin tadı.
  • Chimichurri: Soğan, sarımsak, chili biberi, maydanoz, yabani mercanköşk ile yapılan bazen de pişmiş etin yanında servis edilen bir tür salata, üzerine sirke veya limon ve zeytinyağı ilave ediliyor.
  • Provoleta: Tavada kızartılmış peynir
  • Dulce de Leche: Hemen her yerde bulabileceğiniz enerji bombası bir “süt reçeli”. Arjantin’ de süt ürünleri de çok kaliteli.
  • Empanadas: Bildiğimiz Çiğ (doğrusu Şı) böreke benzeyen ve çok tüketilen, her köşe başında bulunan bir yiyecek. İçinde isteğe göre her şey bulunabiliyor (et, patates, sebze vb)

2019′ a merhaba…

Herkese merhaba…

Yeni yılda bedenimizden çok ruhlarımızı beslemenin daha iyi bir fikir olacağını düşünüyorum. Bunu yapmanın biri zahmetli, diğeri ise çok kolay iki yolu var. Birincisi, zaten uzun zamandır sizlere de blogumda aktarmakta olduğum “seyahat” eylemi ve sonuçları, ikincisi ise müzik dinlemek…

Bu amaca pek de uygun olduğunu düşündüğüm bir melodiyle yeni yılı karşılamak ve size bu güzel dinletiyi sunmak istedim…

Nasıl ? beğendiniz mi? Pek çoğumuza tanıdık gelen, bazılarımızın anılarını uyandırabilecek kadar etkili bu güzel melodinin doğuşu hakkında biraz bilgilenmek isteyenler için;

“Les Feuilles Mortes”…dilimize çevirirsek “ölü yapraklar”. Fakat çok iyi bildiğimiz bir adı var bu melodinin; “Autumn Leaves”, yani “güz yaprakları”.

Şarkı Joseph Kosma tarafından bestelenmiş ve Fransız şair Jacques Prevert sözlerini yazmış. İlk kez 1946 yılında başrolünde Yves Montand’ ın oynadığı “Les Portes de la Nuit” filmiyle duyurulmuş insanlığa. İlk kaydı ise, Cora Vaucaire tarafından film vizyona girmeden az önce yapılmış. Tarihinden de anlaşılacağı üzere, İkinci Dünya Savaşının ardındaki acıların, kayıpların ve özlemlerin izlerini taşıyor…

Şarkının çoğumuzun daha iyi bildiği ingilizce versiyonu ise Amerikalı şarkı yazarı Johnny Mercer tarafından 1947 de kaleme alınmış. Amerika tanıtımını ise Jo Stafford yapmış.

1950 Noel arifesinde Edith Piaf, fransızca ve ingilizce olarak radyodaki “The Big Show” programında söylemiş bu güzel şarkıyı. Sonra da diğer ünlü yorumcular takip etmişler O’nu…

Yukarıda izlediğiniz sözsüz enstrümental yorumu ise, Güney Kore’li klasik gitar sanatçısı Yenne Lee başarıyla ve farklı anlatımlarla yapmış. Ben çok beğendim, umarım siz de anılara seyahat etmişsinizdir…

Son olarak şarkının ingilizce sözlerini de aşağıda ekliyorum merak edenler için. Bir başka dinletiye kadar, hoşça kalın…

The falling leaves, drift by my window
The autumn leaves, of red and gold
I see your lips, the summer kisses
The sun-burned hands, I used to hold
Since you went away, the days grow long
And soon I’ll hear, old winter’s song
But I miss you, most of all, my darling
When autumn leaves start to fall
Since you went away, the days grow long
And soon I’ll hear, old winter’s song
But I miss you, most of all, my darling
When autumn leaves start to fall
Yes I miss you, most of all, my darling
When autumn leaves start to fall

Atina (Athens)

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 

“Demokrasi”

Bir çırpıda söyleyiverdiğimiz, muhtemelen toplumların bazı bireyleri tarafından yanlış tanımlanan, zaman ilerledikçe, insanlar çoğaldıkça, dünya varlıkları giderek daha çok insana paylaştırılmak zorunda kalındıkça, anlamı ve değeri kağıt üzerinde  büyüyen ama günlük yaşamda giderek küçülen bir kavram…

               ♥       ♦        ♠       ♠        ♣        ♥        ♦        ♥        ♦        ♠

Peki bu sihirli ve insanoğlunun yaşamını bu denli etkileyen kelimenin kökü nerede?. Yunancada bulduğumuz cevap iki farklı kelimeyi içeriyor; “Demos”,  bir yerleşimde ya da ülkede yaşayan insanlar topluluğunu, “Kratos” ise güç ya da kuralı ifade ediyor. İkisi birleşince “halkın kendini idare etmesi” ya da “çoğunluğun kuralları” gibi özetlenebilecek anlamlar bulunuyor.

O zaman bu kavramın doğduğu yeri ararken ilk bakacağımız coğrafya günümüzde Yunanistan’ ın bulunduğu yer oluyor. Gerçekten de bu bölgede MÖ 1200 civarında “Atinalı”lar yaşamlarını sürdürürken, “Dorian”lar ve denizden gelen kavimler bu bölgeyi istila etmişler, Atina’da yaşayan varlıklı aristokratlar  “İyonya”ca ve “Yunan” ca konuşan halk üzerinde hükümdar olmaya ve onları köleliğe mahkum etmeye başlayınca, MÖ 621 yılında Drakon, bilinen ilk kanunları kaleme almış. Fakat ölüm cezasını da içeren bu yazılı kanunlar sert bulununca Solon MÖ 594 yılında daha yumuşak ve “demokrat” kurallar hazırlamış. Birkaç düzeltme sonrası Cleisthenes, günümüzde demokrasi olarak bilinen yönetim şeklini MÖ 507 yılında Atina’da hayata geçirmiş.

İşte, yeryüzünde ilk kez “Demokrasi” kavramının insan yaşamına girdiği yeri, Atina’ yı bu bloğun konusu yapıyorum bu defa.

       Ω   ₰   ©  ¶   ¤   ₯   ₼   ὦ   ἇ   ᵹ   Ѫ   д   ʤ   ʩ  æ   @   Ω

Bu kentin başka ne özellikleri var acaba?

DSC_0315

Herodes Atticus Odeon

  • Dünyanın en eski şehirlerinden birisidir Atina. Akropolis ve hemen altındaki Antik Agora bölgesinde MÖ 5,000 hatta 7,000 civarında toplu yaşam olduğuna ilişkin bulgular var.
  • Atina, pek çok yönetim tarzına sahne olmuş bir kent. Monarşi, Demokrasi, Sosyalizm, Kapitalizm ve hatta Komünizm.
  • İlk Olympiad oyunları MÖ 776 yılında Olympia (Peloponnese) da oynanmış, MÖ 566 yılında Atina, kendi spor oyunlarına (Panathenaic Games) sahipmiş. Yani sporu da günlük yaşama katmış bir yerleşimden bahsediyoruz.
    IMG_20180615_130458

    Panathenaic Stadium

  • Atina, dünyada en çok tiyatro sahnesine sahip şehir olarak da biliniyor. Toplam adedi 148 olup bu, West end ve Broadway’ deki sahnelerin toplamından fazladır.
  • Atina, Yunanistan’ın ikinci başşehridir. İlki Nafplio’dur (1821-1834)
  • Atina metrosu inşa edilirken (2004 Olympic Games) bir arkeolojik yerleşim bulunur. Burada 50,000 kadar bulgu yeryüzüne çıkarılır.
  • Bu şehirde eskiden hepsi mermerden yapılmış kaldırımlar varken, İlk bayan belediye başkanı Dora Bakoyannis 2003 yılında bunları modernize etmiş, insanlar da yağmurda kayıp düşmekten kurtulmuşlar…
  • Meşhur Syntagma meydanını süsleyen Bretagne Oteli, şehirdeki en eski otel olup, Kraliyet konuk evi ve ikinci dünya savaşında Nazi yönetim merkezi olarak kullanılmış.
    IMG_20180617_113522

    Bretagne Hotel

  • Atina, Greco-Roman, Neoklasik ve Modern gibi pek çok mimari tarzı bünyesinde barındırır.
  • Maraton, MÖ 490 yılında Pers’lilere karşı kazanılan zaferi Atinalılara haber vermek için Marathon’dan Atina’ya koşan asker Philippides anısına dünyanın pek çok kentinde günümüzde de düzenlenen bir uzun mesafe koşu yarışıdır.
  • Atina, Avrupa’nın ilk kültür başkentidir.

Bir efsaneye göre Atina kralı Cecrops şehre adını vermiş ama tanrılar bunu kabul etmeyip halk oylaması istemişler, bir de yarışma düzenlemişler. Poseidon asasıyla bir kayaya vurmuş, deniz suyu fışkırmış ve artık kuraklık olmayacak sözü vermiş. Athena ise Akropolis’ te bir zeytin tohumu ekmiş ve ağaç yetişmiş. Halk, bunun sudan daha değerli olduğunu düşünmüş ve şehre Athena’ nın ismine uygun olarak Athens adı verilmiş.

IMG_20180616_120433

Parthenonas

Fakat zaman geçtikçe toprağın çok da verimli olmadığını anlayan Atinalılar, deniz ticaretine yönelmişler. MÖ 507 yılında hayata geçirilen yeni demokratik yönetim şeklinin de etkisiyle şehir ve halkı gelişmeye başlamış. Tarihçi Waterfield bakın ne diyor:

“Antik Yunanlara bizi hayran bırakan  özelliklerden en önemlisi, hürriyete olan düşkünlükleri ve bu sayede komşularının geleceklerini şekillendirebilmeleridir”…

Altın çağında Atina’da Pericles yönetiminde pek çok düşünür sayısız eserlere imza atıp halkı eğittiler. Bunlar;

Herodotus (Atina’da yaşadı ve yazdı) tarihin babası olarak bilinir,

Socrates pazaryerinde halkı eğitti, felsefenin babası olarak bilinir,

Hippocrates Atina’da çalıştı, tıbbın babası olarak bilinir,

Phidias Parthenon’u ve Olympia’daki Zeus heykelini yaptı, ünlü heykeltıraştır,

Democritus evrenin atom yapısını öngördü,

Euripedes, Aristophanes, Sophocles ünlü oyunlarını burada yazdılar,

Plato, MÖ 385 te Atina’da akademisini kurdu,

Aristotle şehir merkezinde okul kurdu, halkı eğitti.


  Tarih…      tarih…     tarih…          tarih…

Atina’nın tarihine kısaca bir göz atalım:

MÖ 431-404 te Sparta‘ lılara yenik düşen Atina‘ lılar MÖ 338 de Makedonların yönetimine girer, MÖ 197 de Roma‘ lılar yönetimi ele geçirir, MÖ 86 da Roma‘ lı general Sulla Agorayı yerle bir eder. Roma döneminde Agoranın doğusunda büyük bir Pazar yeri kurulur ve burada zeytinyağı ile diğer değerli ürünlerin ticareti yapılır. Ünlü Julius Caesar ve Augustus eski agora meydanında bir konser salonu (odeum) yaptırır, bunu adliye ve kütüphane yapıları izler.

MS 267 yılında kente gelen bir Alman gücü (Heruli) şehri ele geçirir ve agora bir kez daha yakılıp yıkılır. Kral Justinyen zamanında MS 529 civarında kent küçük bir kasaba statüsüne indirilir, çünkü Constantinople’ ın yıldızı parlamıştır.

Hristiyanlık Atina’da MS 51 de Apostle Paul’ün ziyaretiyle başlar, 7-10 asırlar arası karanlık dönemdir. 1204 te haçlıların eline geçen Atina, 250 yıl latinlerin elinde kalır. 1456-58 de Osmanlıların yönetimine giren şehirde önceden Roman-Katolik katedral statüsünde olan Parthenon camiye çevrilir, çan kulesi minare olur. Yunan ihtilalciler 1827 de Akropolis’i ele geçirirler, 1826 da Osmanlılar şehri geri alır ve nihayet 1833 te Yeni Yunanistan Krallığı’ nın başkenti ilan edilir.

IMG_20180617_145235

Neo-Byzantine Cathedral of Holy Trinity

Bu antik şehre Türkiye’den hareketle kara, deniz ve havayolu ile ulaşmak çok kolay. Örneğin biz son ziyaretimizde Ayvalık’ tan her gün düzenli ve karşılıklı sefer yapan tur teknesiyle Midilli’ye geçip akşamüzeri hareket eden Yunan feribotu ile Pire limanına sabahın erken saatinde indik ve metro ile 20 dakika sonra Atina’ nın merkezine ulaştık.

Hangi mevsimde gidelim derseniz, ilk ve sonbahar ayları gitmenizi tavsiye ederim, çünkü yaz aylarında rutubet ve sıcaklık yüksek olabiliyor. Yunan festivali esnasında orada olalım, konser, tiyatro, opera, sergi vb etkinliklerden de faydalanalım derseniz, haziran başından ağustos sonuna kadar olan kalabalık yaz dönemine denk getirin seyahatinizi derim. Şehirde görülmesi gereken yerlere gelince;

DSC_0459

Guards change at Syntagma & Parliament building

Akropolis ; Parthenon, Athena Nike tapınağı, Erectheion açık hava tiyatrosu’ nun bulunduğu arkeolojik tepe. İki ayrı girişi var, doğudaki giriş daha az kalabalık oluyor genelde.

Olympieion ve Hadrian Kapısı

Arkeoloji müzesi, Akropolis’ in güney batısındaki girişine yakın modern ve kapalı bir mekan.

Antik Agora bölgesi, Royal Stoa, Hephaistos tapınağı.

Hadrian kütüphanesi.

Syntagma Meydanı. İdari yönetim merkezi ve Bretagne Oteli burada bulunuyor, askerlerin değişim törenini izlemek ayrı bir deneyim olabilir.

Monastraki, Kolonaki, Plaka bölgeleri konaklama, alışveriş, bit pazarı (flea market) ve yeme-içme mekanlarının bol olduğu yerler.

Panathenaic Stadium

National Garden (Milli Park)

Zappeio Hall

Lykeion “Aristotle’s Lyceum”

Kerameikos ve “Street of Tumbs

Brettos, Atina’nın en eski damıtım evi

Pire limanı ve kenti

Atina’da ne yiyelim sorusunun cevabı basit. Bizim damak tadımıza çok uygun bir mutfağı olduğu için hiç sıkıntı çekmezsiniz. Hemen her çeşit yemek lezzetini değişik mekanlarda bulmak olası.

 

Dresden “Elbe üzerindeki Floransa…”

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,

DSC_0732

Eski şehrin merkezinde Residenzschloss

Bir tüccar yerleşimi ve yerel yönetim merkezi olarak eski bir balıkçı köyü civarında kurulan Dresden, onbeşinci asırdan günümüze Saksonya düklerine, prenslere ve krallara ev sahipliği yapmış,  hem ihtişamlı dönemleri hem de trajedileri zaman içinde yaşayarak hepsinden başarıyla çıkmayı başarmış bir kent.

Onsekizinci asırda Avrupa’ nın politik, kültürel ve ekonomik gelişmelerinin merkezinde bulunan bu kent, iki yüzyıl kadar sonra, neredeyse tamamen yok olmanın eşiğine gelmiş. Bir Dresden’ liye sorarsanız bu şehir, her dönem kendine has çarpıcı nitelikleriyle, çalkantılı bir tarihin içinden henüz çıkagelmiş bir hayal gibidir…

DSC_0870

Frauenkirsche

Tarihte bu bölge önce Germanik kabilelerce kullanılmış, altıncı asırdan sonra Bohemya’dan gelen Slavlar Drezdany yerleşimini kurmuşlar. Onuncu asırda Alman kralı 1. Heinrich komutasındaki ordular, Elbe ve Saale nehirleri arasındaki Slav topraklarını ele geçirmişler. İki asır sonra gelen Almanlar, Slav toplumu üzerinde egemen olmuşlar (1216).

Şehrin ilk hali, Elbe nehrinin sol kıyısında bulunan eski şehrin civarındaymış. 13. asır sonunda bir Fransız manastırı, 14. asır sonunda da iki yaşlı hastanesi varmış sadece. 1500 yılında nüfusu 6,000 kişiyken kentleşme ve ekonomik gelişme başlamış. 1491 de bir yangın atlatan Dresden, Luther’ in öğretilerine karşı direnişin merkezlerinden biri olmuş. 1539 da Dük Georg’ un ölümünden sonra reformlar başlamış.

1547 de Schmalkalden savaşı sonunda Albertine prenslerine seçme önceliği hakkı tanınmış, böylece Dresden hem Protestanlığın merkezi hem de Habsburg yerleşimlerinden sonraki en büyük ve güçlü Alman devleti yönetim merkezi oluvermiş. Bu tarihten itibaren kentleşme hızlanmış, kale büyük bir saraya dönüştürülmüş, ortaçağ kasabası duvarları modern surlarla değiştirilmiş. 1548 de kraliyetin desteğiyle şehir şapeli orkestrası kurulmuş, sanat koleksiyonları için sergi yerleri hazırlanmış. Nüfus bu bir asır içinde üç katına çıkmış.

DSC_0881

Brühische Terrasse

1620 sonrasındaki 30 yıl savaşlarında taraf olan kentte açlık, salgın hastalık ve ekonomik yokluk gelişmeyi önlese de Dresden pes etmemiş ve kent müzik direktörü Heinrich Schütz’ ün (1614-1672) önderliğinde şehirdeki müzik yaşamı tüm olumsuzluklara rağmen en parlak durumuna gelmiş.

Friedrich August 1 (August the Strong) 1697 de Polonya tacına talip olunca Dresden Avrupa liginin merkezi haline gelmiş, barok mimari şehre hakim olmuş, Pöppelmann,  Zwinger ve Taschenberg saraylarını 1711 de inşa etmiş, Frauenkirsche 1734 de tamamlanmış, Katedral 1755 te bitirilmiş. Daha sonra Meissen’e nakledilen Avrupa Porselen Fabrikası burada kurulmuş. Nüfus 1700 ile 1755 yılları arasında 63,000’ e ulaşmış.

DSC_0729

Zwinger Palace

1756 da Prusya ordularının Saksonya başkentini ele geçirmesi, Dresden’ in ihtişamına büyük darbe indirmiş ( 7 yıl savaşları, 1756-63). Fransız devrimini dikkatle izleyen Dresden’de, 1791 yılında Fransa’ya karşı yayınlanan Pillnitz  bildirgesi sonrası sosyal huzursuzluk başlamış.

1805 ve sonrası, Napoleon ve ordularının Saksonya ve Dresden hedeflerine ulaşması için uygun zamanlardır ve Ağustos 1813 te Napolyon burada son zaferlerinden birini kutlar (26-27 Ağustos 1813 Dresden muharebesi).

Napolyon’un Leipzig yenilgisi sonrası Rusya-Prusya yönetimine giren Saksonya, 1815 Viyana Kongresi sonrası topraklarının yarısını Prusya’ya verir.

Ondokuzuncu asır ilk yarısında Dresden yeniden kimlik kazanma çabasına girer. Kültürel ve bilimsel gelişmeler, Ludwick Tieck, Carl Maria von Weber, Carl Gustav Carus ve Richard Wagner gibi usta entellektüellerin Dresden’e yerleşmesiyle hızlanır. Yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişen kent, 1871 de Alman İmparatorluğu’ nun kurulmasının ardından, ülkenin dördüncü büyük şehri haline gelir. Artık nüfusu yarım milyon olmuştur.

Yirminci yüzyılda yıldızı daha da parlayan Dresden’de faaliyetini sürdüren sanat akademisinde öğretmenlik yapan Otto Dix ve Oskar Kokoschka, sanatsal gelişime büyük katkıda bulunur. Bu dönemde Dresden’e “Elbe üzerindeki Floransa” denirmiş..

Ancak, 1933 yılında nasyonel sosyalistlerin oluşturduğu baskı sonucu bu kültürel parlaklığın da sonu gelir ve kentin Yahudi sakinlerinin ihraç edilmesine kadar olaylar sürüp gider. İkinci dünya savaşının bitmesine üç ay kala, 13-15 Şubat 1945 günlerinde kente yapılan beş hava saldırısında 711 ton bomba kullanılır müttefik kuvvetlerce ve Dresden neredeyse tümüyle yerle bir olur, iyimser bir tahminle 25,000 kişi hayatını kaybeder. Nihayet 8 Mayıs 1945 te Sovyet ordusu şehre girer.

Dresden, zerstörtes Stadtzentrum

Savaş sonrası Dresden…

Savaştan sonraki ilk birkaç yılda şehir merkezindeki molozlar, binlerce gönüllü çalışan sayesinde temizlenir, 1950 yılında yeniden inşa çalışması başlar. Kentin simgesel yapılarına öncelik verilir. Zwinger, Hofkirsche, Albertinum, Semper Opera bunlar arasındadır. Ancak endüstriye çevrilen dikkatler ve ekonomik zorluklar, bu çalışmaların yarım kalmasına neden olur. 1949 da GDR’ nin (German Democratic Republic) kurulmasıyla Dresden Doğu Almanya’da yerel bir başkent haline gelir. Sanatsal ve kültürel hareketlere sosyalist doktrinler gem vurur, buna rağmen gelişmeler durmaz. Semper Opera’nın 1985 de açılması buna örnektir.

Nihayet 1989 yılında iki Almanya’ nın birleşmesiyle eski statüsüne yeniden kavuşan Dresden, yeniden kurulan hür Saksonya Eyaleti’ nin başkenti olur.

DSC01340

Yıl 2005, yeniden inşa çalışmalarına devam..

Yaşadığımız dönemin  kültür ve sanat miraslarına verilebilecek en güzel örneklerden birisi olan Dresden’ in tarihine bu kadar girmemin bir nedeni var. Dünya üzerinde tarihi insanlık suçlarıyla dolu pek çok yerleşim olduğunu ve hatta bu suçların günümüzde dahi bazı bölgelerde bazı güçler tarafından işlenmeye devam ettiğini biliyoruz. Kimi toplumlar bu tür zulümler nedeniyle yok olurken, bazıları küllerinden yeniden doğup, yıkılan değerleri yeniden inşa etmeyi başarabiliyorlar. İstiklal savaşında ve sonrasında ülkemizde başarılanlar buna en güzel örnektir bence.

Dresden halkının da yardım talepleri geri çevrilmişken, büyük bir dayanışma içinde ve her bir tuğlayı düştüğü yerden kaldırıp numara vererek arşivledikten yıllar sonra tek tek eski yerine koyarak kentlerini yeniden inşa etmelerinin arkasındaki motivasyonu takdir etmek gerek. 2002, 2005 ve nihayet 2017 yıllarında ziyaret ettiğim Dresden’ deki “yeniden yapılanma” çabalarını yerinde gördükten sonra bunları anlatmadan, sadece statik fotoğraf kareleri üzerinden bu şehri tanıtmanın, bu kentin değerleriyle örtüşmeyeceğini  düşündüm…

DSC_0710

Semperoper

Peki Dresden başka neleriyle ünlü?

PORSELEN                 (Altın üretmeye çalışırken 1708 de beyaz Avrupa porseleninin formülünü keşfeden Johann Friedrich Böttger buralıdır)

KRİSTAL CAM                        (1697 de çapı 1 metreden büyük optik lens burada üretilmiş)

SÜTLÜ ÇİKOLATA

MİNERAL SU

BUHARLI LOKOMOTİF (İlk Alman buharlı lokomotifi 1838 de burada imal edilmiş)

KAMERA                    (Dünyanın ilk tek mercekli reflex kamerası 1936 da burada yapılmış)

DAKTİLO ve DİKİŞ MAKİNASI (Singer dikiş makinası 1869 da, Erika daktilo 1910 da burada imal edilmiş)

SEMPER OPERA        (Carl Maria von Weber ve Richard Wagner burada orkestraları yönetmişler, Richard Strauss ilk premierini burada yapmış)

Görülecek Yerler:

-Dresden Royal Palace (Residenzschloss)

-Grosser Garten (Palace in big garden)

-Taschenbergpalais

-Glaeserne Manufacture (VW cam fabrika, burada otomobil üretim hattını cam arkasından izleyebiliyorsunuz)

-Pfunds Molkerei (Süt ve sütlü ürünler pazarlayan eski bir dükkan. Merkezden tramvay ile ulaşılabiliyor ve bir de lokanta-kafesi var. Dükkanın iç fayans duvar ve tavan süslemeleri gerçekten görülmeye değer..)

-German Museum of Hygiene

-Semperoper (Operanın içi ücret karşılığı gezilebiliyor, ama ayrıca bilet bulup içerde bir performans izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Biletinizi internetten alabileceğiniz gibi, opera girişi karşısındaki gişeden “”son dakika bileti” bulmanız da olası..)

-Technical University (1828)

-Zwinger Palace

-Frauenkirsche

-Hofkirsche

-Kreuzkirsche

-Markthalle

Ağız tadı:

Dresden Saksonya’ nın başkenti olduğu için doğal olarak Sakson mutfağının tüm özelliklerini burada bulmak olası. Patatesin hemen her çeşidi (Patates tava, haşlanmış patates, patates makarnası, Patates köftesi, patates pancake, patates salatası, patates çorbası, kroket) ana yemeklerde kullanılıyor.

Et dediğimiz zaman, genellikle domuz eti tüketiliyor ve tabakta etin yanında patatesten başka diğer sebzeler genellikle haşlanmış olarak ve çeşitli soslar ile servis ediliyor.

Buttermilchgetzen (buttermilk Potato pancake), bu mutfağın baş tacı ve tereyağı, yumurta, soğan ve salam eklenerek tavada hazırlanıyor.

Dresden’ de çay yanında kek çok sevilen bir sunum. Kek deyince de “Stollen” akla geliyor. Üzerine pudra şekeri dökülmüş fındıklı ve meyveli kek olarak tarif edilebilir. Bunun bademli, tereyağlı, kremalı, fındıklı gibi çeşitleri var.

Bir yer tavsiye etmemi isterseniz şayet, Dresden’in ikinci en eski lokantası “Auerbachs Kellar” yüzümü kara çıkarmaz…

AMSTERDAM

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

 

Onüçüncü yüzyılda bir nehir yatağında kurulmuş küçük bir balıkçı kasabasından, günümüzün finans, turizm ve kültür başkentine geçişin kısa bir öyküsü.

Hollanda’ nın başkenti Amsterdam ile özdeşleşmiş iki sembol ile başlayalım söze: Birisi, şehirde dolaşırken bayraklarda, bina cephelerinde, reklam panolarında hatta ayaklarınızın altındaki kanalizasyon kapaklarının üzerinde görebileceğiniz yan yana üç adet çarpı işareti. Amsterdam’ın hanedanlık armasına baktığımızda ortasında yukarıdan aşağıya siyah fon üzerinde üç adet beyaz “X” işareti, iki yanda da kırmızı şeritler görürüz. Bu X işaretlerinin aslında MS 1. asırda St. Andrew’ın üzerinde şehit edildiği haça ithafen kullanıldığı rivayet edilmekle ve 1505 yılında burası bir balıkçı kasabasıyken tüm kayıtlı teknelerin direklerinde bu bayrağın dalgalandığı bilinmekle birlikte, şimdilerde kenti sırasıyla  su baskınlarından, yangından ve salgın hastalıktan koruduğuna da inanılmakta…

AmsterdamCoatOfArms

Amsterdam coat of arms

Bir de bu sembolün, Amsterdam’ın meşhur kırmızı ışıklı bölgesinin (red light district) özelliği nedeniyle kentle bütünleştiği fikri vardır ki, azımsanmayacak bir oranda kabul görmüştür…

Diğer sembol  ise özellikle her yıl “Kral Günü” kutlamalarının yapıldığı 27 Nisan gününde tüm şehre hakim olan portakal rengi. Hollanda bayrağı, yukarıdan aşağıya kırmızı, beyaz ve mavi yatay şeritlerden oluşmakla birlikte bu portakal renginin kaynağının, Hollanda Kraliyet ailesinin köklerinin bulunduğu “Oranje-Nassau” olduğu söyleniyor. Zaten şu anda yönetimde olan kralın üst soyu olan Kral William’ ın adı da Willem van Oranje’ dır.

5945_fullimage_MOII_koninginnedag_2_560x350

Kral günü kutlamaları

Turistik anlamda şehrin bir diğer sembolü ise “I AMSTERDAM” logosudur. Rijks Müzesi önündeki alanda bulunan kocaman harflerle imal edilmiş bu sembolik figür, binlerce turistin önünde fotoğraf çektirmeden geçmediği bir adres haline gelmiş.

Amsterdam’ın tarihine kısaca dönersek, 12. asırda birkaç nehrin kesişme noktasında kurulmuş az nüfuslu bir kasaba olan bu yerleşimde halkın tek geçim kaynağı balıkçılıkmış. Bu nehirlerden birisinin (Amstel) üzerinde bulunan baraj (dam) nedeniyle kentin adı Amsterdam olarak kayda geçmiş. Bu baraj etrafında zamanla genişleyen şehirde önce birkaç kanal kazılmış. Günümüzde adı Kloveniersburginal olan doğu bölgesinde bir duvar inşa edilmiş, batıda ise meşhur Singel kanalı kazılmış (1420).

Onbeşinci asırda kentin Burgundy Krallığı’na (Philips the Good) verilmesinin ardından, gelişme başlamış. Güneyden gelen balık ile kuzeyden gelen tahıl, burada el değiştirir olmuş. Takip eden yüzyılda Avrupa’da reformist akımlar sürerken, Hollanda 80 yıl savaşlarının sonunda İspanyol hakimiyetinden ayrılmış ve 1578 de elinde kalan topraklar üzerinde pek çok protestan ve Portekiz’li yahudi gelerek yerleşmiş.

DSC_0805

Singel Kanalı

1580 yılında Portekiz’in İspanya’ya bağlanmasıyla, Kuzey Hollanda ile Hindistan arasında bir ilişki başlamış. Artık daha çok gemi Hindistan’a gidip gelir olmuş ve 1602 de United East ve West Indian adlı şirketler kurulmuş. 17. asır, Amsterdam için çok parlak bir yüzyıl olmuş. 1648 de William of Orange liderliğinde protestan halk Avrupa içinde bir Cumhuriyet olarak hürriyetine kavuşmuş. Yeni kanallar açılıp kenarlarına yüksek binalar inşa edilmiş. Dam meydanı genişletilmiş ve kentin nüfusu 200,000 e ulaşmış. Bredero, Vondel yazılarıyla, Rembrandt ve öğrencileri resimleriyle, Spinoza ve Descartes fikirleriyle kültürel gelişmelere katkıda bulunmuşlar.

DSC_0800

Dam Meydanı ve Nieuwe Kilisesi

Bu parlak dönemin ardından 1672 de Fransa ve İngiltere ile savaşa giren Hollanda’ da, Hindistan’dan gelen gemiler mallarını limana indiremez olmuş. Ekonomi gerilemiş, fakat para piyasasına olan ilgi artmış. Bankerler, Avrupa’daki kraliyetlere para aktarmaya başlamış, 1806 da Fransız istilasını takiben Napoleon Bonaparte Hollanda Krallığı’nı kurmuş ve kardeşi Louis 1810 da kral olmuş. 1850 sonrası endüstrileşme hızlanınca da nüfus yeniden artmış ve yeni yerleşimler kurulmuş.

DSC_0273

Kral Louis Bonaparte’ nin Saraydaki yatak odası

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların istilası ile tüccar Yahudiler çok zarar görmüş, nüfusun onda biri yok olmuş. Savaştan fiziki anlamda çok zarar görmeyen Amsterdam, sonraki yıllarda yaralarını çabuk sarmış ve turizme önem verilmiş. Bunu destekleyen finans sektörünün yardımıyla da günümüze kadar başarı hikayeleri yazılmış.

Şimdi de bazı rakamlarla bu güzel, kimine göre romantik, çoğuna göre rutubetli (Amsterdam deniz seviyesinin birkaç metre altında bir şehir, bu derinlik bazı yerlerde 5 metreyi buluyor..) kenti tanımlayalım:

DSC_0374

New Market, Amsterdam

Amsterdam ile özdeş unsurlardan birisi de bisiklet. 2016 yılı rakamlarına göre bu kentte yaşayan nüfustan daha çok sayıda bisiklet var (881,000 adet). Halkın %58’ i her gün bir nedenle bisiklet kullanıyor. 40 adet yeşil park, 213 tramvay, 16-18. asırlardan kalma 8,863 bina, 44 müze, 1,325 lokanta, 1,515 kafe-bar, 1,300 köprü var. 55 adet tiyatro ve konser salonunda yılda 9,000 gösteri sunuluyor.

Hollanda’da bir yerden diğerine gitmek çok kolay. Toplu taşıma  sistemi harika işliyor ve son derece medeni. Düz bir şehir olduğundan ve bisikletliye saygı had safhada bulunduğu için arzu eden çok ucuza her yere kolayca ulaşabiliyor. 24,48,72 ve 96 saatlik kartlar var, bunlarla hem müzeleri gezebiliyor, hem de toplu taşımadan (metro, otobüs ve tramvay) faydalanıyorsunuz. Yakın yerleşimleri (Volendam, Edam, Haarlem vb) dolaşmak için de ayrıca günlük kartlar var.

DSC_0396

Rijks Müzesi önündeki “I amsterdam” figürü

Görülecek Yerler:

-Rijks Museum

-Van Gogh Museum (talihsiz ressamın tüm eserlerinin ve hayat hikayesinin sergilendiği müze)

-Het Concertgebouw (mutlaka bir konsere gitmelisiniz..)

-Royal Opera&Balet (Bir gösteri şiddetle tavsiye olunur..)

-Dam Meydanı ve Kraliyet Sarayı Müzesi (Meydan ve sarayın dışı hayal kırıklığı ama sarayın içindeki koleksiyon çok güzel)

-Red Light District (Dünyanın en eski mesleği bu kadar mı serbestçe icra edilir dedirtecek kadar şaşırtıcı..)

DSC_0366

Red Light District

-Kanallar, köprüler (Venedik’ i aratmayacak görüntüler var..)

-Vondelpark

-Hayvanat bahçesi

-Hermitage Museum (Leningrad’ taki adaşından gelme tablolar varmış sergide..)

-Maritime Museum

-Bloemenmarkt (çiçek pazarı)

-Rembrandtplein

-Waterlooplein

-Volendam, Edam, Marken, Haarlem, Zaanse Schans (Amsterdam’ ın eski çiftlik evlerinin bulunduğu ve o haliyle günümüze kadar korunmuş olan mahallesi, yel değirmenleri)

DSC_0053

Zaanse Schans’da yel değirmeni

-1 ila 2 saat tren veya otobüs yolculuğu ile ulaşılabilecek yerler: Delft (mavi-beyaz porselen ürünleriyle meşhur kasaba), Rotterdam, Den Haag(Lahey), Gouda, Giethorn.

Ağız Tadı:

Bu şehirde yok yok. Her tür damak tadına hitap eden lokanta bulmak olası.  Red light District içinde Çin lokantalarının da bulunduğu bir bölge var, hatta burada bir Budist tapınağı bile var. Türk, Hint, Lübnan, Vietnam, Fransız, Alman, İtalyan,  kısaca tüm mutfak zenginlikleri sayesinde herkesin karnı tok, yüzü gülümsüyor. Bu nedenle size özel bir yer tavsiye etmeyeceğim, çünkü zaten küçük olan kentte gezerken her an bir yeme-içme yerine rastlıyorsunuz ve kaliteleri sizi şaşırtmıyor.

Bir de sokaklarda kurulmuş seyyar “haring” kiosklarında Hollanda’ nın meşhur çiğ herring balığının tadına bakabilirsiniz. Yerel halk patatesi çok seviyor. Yolda yürürken kızarmış Hollanda patatesi yiyenleri görebilirsiniz.

DSC_0181

Haarlem

Son Sözler:

Bisiklet, Portakal sarısı, Üç X, Van Gogh, Kanallar, Köprüler, birbirlerine yaslanarak ayakta duran yamuk yumuk eski binalar ve ön cephelerinin üzerindeki süslü ve ağır taçlar (çoğu aşağı düşmemesi için çatıya bağlanmış..), Het Concertgebouw, Yel değirmenleri,  Kırmızı Işıklı Mahalle…

Bu gezmeyi bitiremediğimiz hoş ve romantik şehirden aklımda kalanlar bunlar. Tekrar gidilir mi? Kesinlikle evet, bir hafta yetmedi…

Kuzey Britanya’ nın yıldızı, Edinburgh…

IMG_20170626_141943

Waverley’den Princes caddesi ve Scott Monument

Romalı “Britanya Valisi” Agricola MS 79’da Büyük Britanya adasının kuzeyine doğru ilerlediğinde, günümüzde adı Inveresk olan Esk nehrinin ağzına ulaşır. Burada eski bir Kelt kabilesi olan Votadini ile karşılaşır. Votadiniler, Forth nehri vadisini kontrol edecek şekilde Dunedin’ de (bugünkü Edinburgh kalesi) konuşlanmışlardır. Roma ordusu bu tarihlerde çoğunlukla orta Avrupa kaynaklı Kelt’li (Galli) askerlerden oluşuyordu.

Altıncı yüzyılda günümüz İskoçya’ sında dört krallık hüküm sürüyordu:

Kuzeyde Pict’ ler,

Uzak batıda İskoçlar,

Batıda Britonlar,

Güney doğuda Angles’ ler.

IMG_20170628_234628

Edinburgh kalesi

Bu krallıklar iki yüzyıl boyunca kavga etmişler, Viking saldırılarıyla karşılaşmışlar ve bu dönem, dokuzuncu yüzyılda Dalraida kralı Kenneth Mac Alpin’in birleşik İskoçya’yı oluşturmasına kadar devam etmiş. Kralın büyük torunu 1. Duncan, 1035 te ilk İskoç kralı olmuş.

Edinburgh’un doğusunda yüksek bir kayalık tepenin üzerinde kurulmuş olan kale, savunulması çok kolay bir yerleşim. İngilizler yedinci yüzyılda kaleyi zaptedip adını Eiden’s Burgh koymuşlar. Onbirinci yüzyılda kral Malcolm 3 kayalıkların üzerine bir de şato yaptırınca, tepenin etrafında hemen şehirleşme başlamış. 1128 de kral David 1, meşhur Holyrood manastırını yaptırmış. Manastırı koruyan Augustin topları nedeniyle manastıra açılan yola “Cannongate” denmiş. (Buradaki “gate” kapı değil, eski “gait” yani “yol” anlamına geliyormuş).

IMG_20170626_150042

Royal Mile

Ortaçağda burada yaşayan keşişler, alışılagelmiş tarz olan inzivaya çekilmek yerine, ortaya çıkıp vaaz verirlermiş. Şehrin güneyinde yaşayan keşişlerin bazıları siyah elbise giyer (Black friars), diğerleri ise “Augustinien” yani  Grey Friars olarak bilinirlermiş.

Ortaçağ Edinburg’u yün giysiler üretimiyle ünlüymüş. Yakındaki Leith yerleşimi ise Edinburgh’un limanıymış. Cowgate pazarında pazarlanan küçük ve büyük baş hayvanlar, şehirde parçalanıp halka satılırmış. 1477 sonrasında şehirdeki Grass Market’ te  tahıl ve saman satılmaya başlamış.

1329 yılında Edinburgh’ a “charter” ünvanı verilmesiyle birlikte kent hızla büyümeye ve gelişmeye başlamış. İngilizlerle İskoçların çekişme ve savaşlarına sahne olan kent, 15. Yüzyılda İskoçya’ nın başkenti olmuş. Bu yüzyılın sonlarında da kral, Holyrood sarayını yaptırmış.

16 ncı  yüzyılın sonlarında bir yazar, Edinburgh’u şöyle tarif etmiş: Doğudaki kraliyet sarayından batıdaki kaleye doğru uzanan bir mil uzunluğundaki cadde ile (Royal Mile), bunun her iki yanındaki mahallelerden oluşan bir büyük şehir.

IMG_20170628_171058

Holyrood Sarayı

1583 yılında Edinburgh üniversitesi kurulduktan sonra 1633 yılında 1. Charles Edinburgh’ ta taç giymiş. Charles, halkın dinini değiştirmek isteyince uzun süren isyanları bastırmak zorunda kalmış ve sonunda halkın kendi dinini tanımış.

18 inci yüzyıl ortalarına gelindiğinde kent o kadar kalabalıklaşmış ki, kuzeyde yeni bir şehir kurulması için yarışma başlatılmış. Yarışmayı kazanan mimar James Craig’ in planlarına uygun olarak imar edilen kuzey bölgesinde yepyeni bir Edinburgh inşa edilmiş.

IMG_20170626_140013

Princes Street Garden

1783 yılında, kurucuları arasında ünlü bilim insanı Adam Smith’ in de bulunduğu “Edinburgh Kraliyet Sosyetesi” kurulmuş. Bu sıralarda Leith limanında önemli bir gemi inşa endüstrisi faaliyet gösteriyormuş. 19. Asırda Edinburgh, üretimde liderliği Glasgsow’ a kaptırınca şehirde önemli iş kolları basım ve biracılık olmuş. Bu dönemde hukukçular ve bankacılar da azımsanmayacak sayıdalarmış.

Edinburgh’ un bir diğer ünvanı da “Kuzeyin Atinası”  dır. Bunun nedeni, 1700 lü yıllar boyunca pek çok Avrupa kentine esin kaynağı olan Roma’ nın mimari değerlerini görmeye gelen İngiliz mimarların, edindikleri bilgileri kuzeye taşımaları ve 1822 yılında Edinburgh’ lu artist Hugh Williams’ ın şehirde açtığı Roma Mimarisi sergisini gezen halkın zihinlerinde oluşan Atina-Edinburgh mimari benzerliği imajıdır.

Demiryolu ile 1842 yılında tanışan kentin sokakları ve caddeleri 1895 yılında elektrikle aydınlanmaya başlamış. Ünlü bilim insanı Alexander Graham Bell 1847 de ve  Sherlock Holmes’ in yaratıcısı Arthur Conan Doyle 1859 da Edinburgh’ta dünyaya gelmişler. Her yıl Ağustos ayında tekrarlanan Edinburgh festivali ilk kez 1947 de yapılmış, İskoçya Parlamentosu ise 1999 da açılmış.

IMG_20170625_214306

Haymarket meydanı

Edinburgh’a İstanbul’ dan direk uçuş var. Londra’dan gitmek isterseniz de havayolu, tren ya da otobüs ile seyahat olası. Biz tren ile Kings Cross istasyonundan dört buçuk saat süren keyifli bir yolculuk sonrası ulaştık Edinburgh’ un Waverley istasyonuna. Şehirde biri eski (Haymarket) diğeri de yeni (Waverley) iki istasyon var. İstasyondan çıkınca önünüzde uzanan Princes Caddesi güneyindeki yeşil vadi (Princes Street Gardens) ve onun kenarındaki sarp kayalıkların tepesinde bulunan kale ile kuzeydeki geniş yerleşimi birbirinden ayırıyor.  İkinci önemli cadde ise yukarıda bahsi geçen tarihi Royal Mile.

IMG_20170628_233122

Edinburgh Film Festivali gösteri merkezi

Edinburgh’ ta konuşulan lisan İngilizce olmakla birlikte ağır bir İskoç aksanı da mevcut. Her şeyden önce kentin adı bildiğimiz gibi “Edinburg” şeklinde değil, “Edinbra” olarak telaffuz ediliyor. Genellikle gençler aksanlı konuşuyor ve anlamak için çok dikkat sarfetmek gerekiyor. Şehri gezerken “hop on hop off” tarzı çift katlı otobüsleri kullanmak çok pratik ve üç günlük kombine bilet alınarak ucuza hem gezi hem müze ziyaretleri yapılabiliyor. Farklı renklerdeki üç hat değişik rotalar izlese de hemen her yeri bunlarla gezmek olası.

Kuzey limanı Leith’te kıyıya bağlı duran eski kraliyet gezinti yatı Britannia da görülmeye değer. Bir de Holyrood   sarayından yürüyerek de çıkılabilen bir tepe var. Holyrood Parkı içinde bulunan ve Arthurs Seat adı verilen bu tepe aslında 2000 yıl öncesinden kalma eski bir volkan. Deniz seviyesinden 251 metre yüksekteki tepesi güzel bir manzara sunuyor ziyaretçilere.

IMG_20170628_142343

Britannia yatı

Holyrood sarayı, günümüzde ziyarete açık ancak her sene Kraliyet ailesi mensupları belli tarihlerde gelip burada kaldıklarında ziyarete kapanıyor. Ünlü Edinburgh Festivali, her sene Ağustos ayında üç hafta boyunca yapılıyor ve çeşitli ülkelerden gelen opera, müzik, tiyatro ve dans sanatçıları performanslarını burada sergiliyorlar. Doğal olarak bu dönemde şehir çok kalabalık ve pahalı oluyormuş…

Görülecek yerler:

Edinburgh kalesi

Royal Mile

Princes Street

Holyrood sarayı

National Museum of Scotland

Royal Botanic Garden

Royal Tacht Britannia (Leith limanı)

Calton Hill. Bu tepeden de şehir manzarası güzel, burada ayrıca pantheon kalıntıları ve bir de gözlem kulesi var.

George Street (cadde üzerinde “The Dome”) Bu caddeye açılan sokaklarda pek çok bar var ve hepsi birbirinden güzel.

Arthurs Seat

St. Giles’ Cathedral (Royal Mile üzerinde)

Ağız tadı:

İskoçya bol su kaynakları, gölleri (lochs), nehirleri ve denizleriyle bereketli bir çok besin kaynağına sahip olmakla ünlü. Ayrıca son derece verimli toprakları ve iklimi sayesinde yılın her zamanında bol ve çeşitli gıda bulmak olası. Av etleri, deniz ürünleri, küçük ve büyük baş hayvan besiciliği, arpa, yulaf ve sebze üretimiyle adeta bir besin cenneti.

IMG_20170627_184514

The “Dome”

Vikinglerin sekizinci yy sonlarında beraberlerinde buraya getirdikleri tuzlama ve tütsüleme geleneği ve meşhur Aberdeen Angus besiciliği sayesinde İskoçya mutfağı bir hayli zenginleşmiş. Domuz eti bu yörede çok ilgi çekmiyor. Angus, kuzu, koyun ve geyik eti tüketimi çok. Keklik, kaz, güvercin ve tavşan eti de kullanılıyor mutfakta. Deniz ürünleri ise hem bol, hem taze. En çok tüketilenler ise somon, uskumru, mezgit, ringa ve alabalık. Kabuklu deniz mahsullerinin hemen hepsi bulunuyor İskoçya’da.

Yulaf ve arpa en çok yetiştirilen tahıl ürünleri. Yumrulu sebzeler ve berilerin her çeşidi mevcut.

Haggis: En çok bilinen geleneksel İskoç yemeği. Koyunun akciğeri, kalbi ve karaciğeri haşlandıktan sonra soğan, yulaf, tuz ve biber ile yoğrulup çekildikten sonra koyunun işkembesine doldurularak sıkıca dikilir ve birkaç saat suda pişirilir. Haşlanmış patates ve şalgam ile tabakta servis edilen bu yemeğin, bir zamanlar Vikinglere güç verdiğine inanılırmış…

Porridge: Antik İskoçya’ dan bu yana bilinen bu yemek, yulaf ezmesi, su ve tuz ile yapılıyor. Kaynayan suya yulaf ezmesinin yavaş yavaş ve karıştırılarak eklenmesi ve pişmeden önce tuz ilave edilmesiyle elde edilen koyu kıvamlı çorba istenirse süt kremasıyla servis ediliyor. Eski İskoçya’da dünyanın ilk “fast food” u olarak da biliniyor porridge, çünkü büyük kazanlarda pişirilip soğumaya bırakıldıktan sonra dilimlenerek heybeye atılır ve gün içinde acıkınca yenilirmiş…

İskoçya’da yapılan kekler, pudingler ve şekerlemeler de çok biliniyor. Bunlara en güzel örnek, üzeri badem yapraklarıyla bezenmiş meyvalı kek (Dundee Cake).

IMG_20170627_175536

“Ale” çeşitleri

İçecekler konusuna gelince, bu satırlar anlatmaya yetmez hepsini. Yüzlerce çeşit Ale ve pilsen biraları, bazen bir şişesi 5,000 pounda satılan ünlü ve bol çeşitli İskoç viskileri ve bu uğurda özel olarak düzenlenen turistik tadım turları, ve son derece masum, alkolsüz ve fakat Amerikan Coca-Cola’ sına adeta kafa tutacak kadar sevilen ve beğenilen “Irn Bru Scottish Soda” sı.

Bu tarihi ve güzel kenti ziyaret etmeyi düşünüyorsanız şayet, festival harici beş tam gün ayırmanızı tavsiye ederim. Viski tadım turu ve festivalle birleştirecekseniz eğer sekiz gün ayırmanız yerinde olur. Keyifli seyahatler…

 

 

Nördlingen ve Harburg

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

NÖRDLİNGEN

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

HARBURG

Bundan yaklaşık 15 milyon yıl önce bir meteorit yeryüzüne çarpar ve kocaman bir krater oluşturur çarptığı yerde. Bu kratere yakın bir yerde de 1. ve 3. asırlar arasında sivil bir yerleşim vardır, o zamanlar bilinen adıyla “Nordilinga” olan. Aynı dönemlerde bir de Roman şato olduğu biliniyor burada. 1215 te İmparator Frederick şehri Regensburg’ tan satın alıp bağımsız bir kraliyet kentine dönüştürür.

kilise-yan-cephesi

Kent meydanı

 

Nördlingen adı ise, ilk kez 1219 yılında, ortaçağın on gün süren meşhur “Whitsun” fuarında  geçiyor. 14., 16. ve 17. asırlarda surlar genişletilip güçlendirilir saldırılara karşı koyabilmek için. 1427-1505 yılları arasında St. George kilisesi ve 90 metre yüksekliğindeki “Daniel” çan kulesi yapılır.

stadtmauermuseum

Stadtmauermuseum

 

Kent gelişen haliyle 1522-55 yılları arasında bölgedeki reformlara dahil olur ve 1634 yılında meydana gelen Nördlingen savaşında şehir kuşatılır, nüfus azalır. 1802 de kent Bavaria’ ya bağlanır.

sehir-meydaninda-bir-eser

Kent meydanında modern bir figür

 

Nördlingen’de görülebilecek başlıca yerler Geç Gotik döneme ait Hall kilisesi, Marktplatz, ticari binalar, hastane, St. Salvator kilisesi (1442) ve açık hava tiyatrosu. Ayrıca kilise çan kulesine çıkılarak gök taşının çarpma etkisiyle oluşturduğu krateri görmek de mümkün.

kilise

Kilise

 

 

Harburg kalesi, Romantik Yol üzerinde en iyi korunmuş ortaçağ kalelerinden birisi. 12. yüzyıl ortalarında kaleden ilk kez “Staufer Kraliyet Şatosu” olarak bahsediliyor. 13. asrın sonlarında, Harburg’ un varoluş nedeni olan Oettingen kontları ve sonrasında Prensesi, şatoyu teslim alır.

kale-disi

Kalenin dışarıdan görünüşü

 

Kaleye çıkan yolda eski bir Taşköprü var ki tamamen restore edilmiş. 1754 ten kalma Sinagog, “Moserhaus” un da bulunduğu Marketplace, “Strölinhaus”, St. Barbara ve Herz-Jesu kiliseleri görülebilir.

kapilardan-bir-digeri

Kale kapısı

 

Eski adı bozkır kalesi “Horeburg” olan kale, bu şirin kente adını da vermiş. Kasaba yüzyılllar boyu asil bir aile olan “Welfs” lere aitmiş. 1848 den başlayarak, özellikle de 1854 te imzalanan Alman Ticaret Paktı  ile serbest pazar ekonomisinin avantajlarını kullanan Harburg, kısa sürede Hanover Krallığı’ nın lastik ve yağ tohumu konularında önemli bir limanı oluverir.

gezmeci-harburg-kalesinde

Gezmeci Harburg kalesinde

 

İkinci dünya savaşında ağır yara alan Harburg’ ta başlayan restorasyon çalışmaları ile kentin görüntüsü tamamen yenilenir. Harburg’ ta  “Aussenmühlenteich” gölü 1565 yılında Dük 2. Otto tarafından yaptırılmış ve etrafında yürüyüş yolları, hamam, sauna, termal banyo ve su sporları gibi olanaklar var. Her yıl aralık ayında Town Hall önündeki alanda noel pazarı kuruluyor.

 

Dinkelsbühl ve Wallerstein

Kuleleriyle ve kapılarıyla birlikte binaları da çok iyi korunmuş olan Dinkelsbühl, Wörnitz nehri vadisinde kurulmuş ve oldukça geniş bir alana yayılmış. Tarihi ticaret yolları kentin merkezinde buluşuyorlar. Dokuzuncu asırda iki önemli kraliyet yolunun korunması amacıyla surlar ve bir Fransız kraliyet sarayı inşa edilmiş. Kentin adı, ilk kez 1188 tarihli ve kral Barbarossa’ nın şehri hediye ettiğini belgeleyen bir tapu kaydında “burgus Tinkelspuhel” olarak geçiyor.

weinmarkt

Weinmarkt

 

1380-1440  yılları arasında şehir duvarları ve su hendekleri yapılmış. Geç Gotik döneme ait St. George manastırı 1448-49 yıllarında inşa edilir. Otuz yıl savaşları sırasında 1632 yılında İsveç’ li ordular kenti zapteder. 1806 yılında Bavaria’ ya bağlanan Dinkelsbühl’ e 1888 yılında Berlin ve Münih’ ten gelen sanatçılar, şehrin güzelliğinden etkilenerek çeşitli eserlere imza atarlar.

wornitz-tor

Wörnitz Tor

 

İki büyük dünya savaşından da yara almadan çıkan kentte günümüzde St. George kilisesinin bulunduğu yerde görülebilen ahşap haç, bir zamanlar kent kabristanının ve St. Vitus şapelinin olduğu yer. Rivayete göre burada gerçek boyutlarda 12 adet som gümüşten havari heykeli varmış. Otuz yıl savaşları sırasında şapelin papazı bu heykelleri  ele geçirilmesinden korkarak gizli bir yere götürüp gömmüş ve hemen sonra kendisi de ölmüş. Bazı ziyaretçiler, özel zamanlarda kilise bahçesinden geçerlerken, beyazlar giymiş bir kadının kendilerine göründüğünü ve oradan uzaklaşmalarını isteyen hareketler yaptığını söylerlermiş. Bu kadının, papazın yönetimindeki aşçı olduğu ve hala heykelleri koruma güdüsüyle ziyaretçilere göründüğü söyleniyor…

renk-uyumu-da-onemli

Pasta dilimi gibi binalar

 

Şehirde 16 kuleye ve 4 kapıya sahip surlar görülmeye değer. Nikolaus Essler’ in planlarına göre 1448-99 yılları arasında inşa edilen St. George kilisesi de gezilebilir. 1600 civarında “Market Hall” olan Town Hall, festival salonlarına sahip. Eski şehir merkezi, ortaçağ evlerinin adeta geçit töreni yaptığı bir yer gibi.

Hastane binaları, Holy Spirit kilisesi (1700), devlet tiyatrosu, konser salonu diğer görülebilecek yapılar. St. Paul’s kilisesi (1840-43) ve yaz tiyatro festivalinin yapıldığı Battlement bahçesi de ziyaret edilebilir.

st-george-kilisesi-yan-cephesi

St. George Kilisesi ve meydan

 

Ries bölgesinin kalbinde yer alan şehir, Oettingen-Wallerstein prenslerinin ikamet adresi. Kent merkezinde tarihte meşhur salgın hastalık  belasını betimleyen “salgın” ya da “kutsal Trinity” heykeli bulunuyor.  Şato 1188 yılında yapılmış. Kentin adı 1238-74 tarihli eski dökümanlarda “Steinheim” yani “kaya yurdu” olarak geçiyor.

sehrin-ana-caddesi

Ana cadde ve Salgın heykeli

 

1261 de Oettingen kontları şehri ve şatoyu kuşatıp alırlar. 1612-13 te St. Alban kilisesi yeniden yapılır. 1648 de şato yıkılır. 16.-19. asırlar arasında Wallerstein bir taşra şehri olarak gelişir. Salgın heykeli 1722-25 arasında yapılıp yerine konulur. Şehre yakın bir konumda 65 metre yüksekliğinde bir “Wallerstein Felsen” kayası var ve buradan kent çevresinin manzarasını seyretmek mümkün.

hastane

Hastane binası

 

Ziyaret edilebilecek yerler arasında Saray (1805), St. Anna şapeli (1498), Kraliyet atçılık okulu (1741-51), saray bahçesi, Moritz Şatosu (1803-04) ve Orangery sayılabilir.

Yolumuzun üzerinde sırasıyla Nördlingen ve Harburg var….

Schillingsfürst ve Feuchtwangen

Etiketler

, , , , , , , , ,

 

Viyana ve Bologna bloglarımın yayını için ara verdiğim “Romantik Yol” serisine, yol üzerindeki iki önemli yerleşim ile devam ediyorum.

dsc_0114

Schillingsfürst şatosu

Almanya’da Rhein (Ren) ve Danube (Tuna) nehirleri arasında 550 metre yükseklikte yer alan bir sağlık merkezi Schillingsfürst. Şehrin uzaklardan da görülebilen abide yapısı, Waldenburg, Langenburg ve Weikersheim‘ın  Hohenlohe aileleriyle yakın bağları olan Hohenlohe-Schillingsfürst prensinin şatosudur (1723-50).

dsc_0117

Şato içindeki av hayvanları koleksiyonu

 

Tarihte 1316, 1525 ve 1632 yıllarında defalarca yıkılan eski şatoların yerine Prens Karl Albrecht Schillingsfürst tarafından yaptırılmış mevcut bina. 1894-1900 yıllarında Prens Chlodwig von Hohenlohe, Alman Krallığı’ nın başkanı ve Prusya devletinin başbakanı olarak burada yaşar.

dsc_0131

Ludwig Doerfler Resim Galerisi

İlk yazılı kayıt, 1000 yılları civarında şatonun 3. Otto tarafından Würzburg Kardinalliğine hediye edildiğini gösteren bir tapu belgesi. Şato daha sonra 1300′ lü yıllardan itibaren Hohenlohe ailesi tarafından kullanılmış.

Günümüzde bir müzeye ev sahipliği yapıyor ve adeta bir av köşkü görüntüsünde. İçerisinde türlü hayvanların doldurulmuş bedenleri, av kıyafetleri ve silahları sergileniyor.

dsc_0127

Şatodan şehrin görüntüsü

Görülebilecek yerler:

Barok Schillingsfürst Kalesi

Mozoleum ve Kardinaller Bahçesi

Su kulesi (1902) içindeki duvar resimleri, kentin su temini konusunda geçirdiği evrimi gösterir.

Brunnenhaus (1702 yılına tarihli su kuyusu yapısı)

Ludwig Doefler Galerisi

 

Schillingsfürst‘ ten ayrıldıktan sonra yol üzerindeki ilk yerleşim olan Feuchtwangen ise, Sulzach nehri üzerinde hemen hemen 1200 yıllık geçmişe sahip bir festival şehri. Franconia‘ nın festival salonu olarak da bilinen Eski şehir meydanı her yaz  ilki 1949 yılında yapılan “Cloister Festival” için hazırlanıp süsleniyor.

img_20160924_125928

Şehir meydanı

Şehirde sekizinci yüzyılda “Fluchtinwanc” adında bir “Benedictine” manastırı ve bir Fransız kralına ait saray bulunurmuş. Manastır 1197 yılında sadece erkekler korosunun bulunduğu bir ibadethaneye dönüştürülmüş. 1200 yılından itibaren bağımsız bir krallık olan şehir, bu ünvanını 1376 yılında kaybetmiş.

dsc_0139

Meydandaki çeşme

1400 yılı civarında üç kapılı ve 14 kuleli şehir surları inşa edilmiş. 1563 te reformlar sırasında manastır kapatılmış. 1806 da kent Bavaria‘ ya katılmış. 19. asırda kentin pek çok yapısı yıkılmış, 2000 yılında da bir “Casino” açılmış burada…

dsc_0159

Korunmuş yapı stoku örneği

Görülebilecek yerler:

1726  yılından kalma bir barok çeşmenin de bulunduğu şehir meydanı

13/14.asırdan kalma Collegiate kilisesi

12. asırdan kalma Romanesk Cloister

1257 tarihine kayıtlı St. John kilisesi

Feuchtwangen gazinosu

Bundan sonra rotamızda bir başka güzel ortaçağ kenti olan “Dinkelsbühl” var…