Dresden “Elbe üzerindeki Floransa…”

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,

DSC_0732

Eski şehrin merkezinde Residenzschloss

Bir tüccar yerleşimi ve yerel yönetim merkezi olarak eski bir balıkçı köyü civarında kurulan Dresden, onbeşinci asırdan günümüze Saksonya düklerine, prenslere ve krallara ev sahipliği yapmış,  hem ihtişamlı dönemleri hem de trajedileri zaman içinde yaşayarak hepsinden başarıyla çıkmayı başarmış bir kent.

Onsekizinci asırda Avrupa’ nın politik, kültürel ve ekonomik gelişmelerinin merkezinde bulunan bu kent, iki yüzyıl kadar sonra, neredeyse tamamen yok olmanın eşiğine gelmiş. Bir Dresden’ liye sorarsanız bu şehir, her dönem kendine has çarpıcı nitelikleriyle, çalkantılı bir tarihin içinden henüz çıkagelmiş bir hayal gibidir…

DSC_0870

Frauenkirsche

Tarihte bu bölge önce Germanik kabilelerce kullanılmış, altıncı asırdan sonra Bohemya’dan gelen Slavlar Drezdany yerleşimini kurmuşlar. Onuncu asırda Alman kralı 1. Heinrich komutasındaki ordular, Elbe ve Saale nehirleri arasındaki Slav topraklarını ele geçirmişler. İki asır sonra gelen Almanlar, Slav toplumu üzerinde egemen olmuşlar (1216).

Şehrin ilk hali, Elbe nehrinin sol kıyısında bulunan eski şehrin civarındaymış. 13. asır sonunda bir Fransız manastırı, 14. asır sonunda da iki yaşlı hastanesi varmış sadece. 1500 yılında nüfusu 6,000 kişiyken kentleşme ve ekonomik gelişme başlamış. 1491 de bir yangın atlatan Dresden, Luther’ in öğretilerine karşı direnişin merkezlerinden biri olmuş. 1539 da Dük Georg’ un ölümünden sonra reformlar başlamış.

1547 de Schmalkalden savaşı sonunda Albertine prenslerine seçme önceliği hakkı tanınmış, böylece Dresden hem Protestanlığın merkezi hem de Habsburg yerleşimlerinden sonraki en büyük ve güçlü Alman devleti yönetim merkezi oluvermiş. Bu tarihten itibaren kentleşme hızlanmış, kale büyük bir saraya dönüştürülmüş, ortaçağ kasabası duvarları modern surlarla değiştirilmiş. 1548 de kraliyetin desteğiyle şehir şapeli orkestrası kurulmuş, sanat koleksiyonları için sergi yerleri hazırlanmış. Nüfus bu bir asır içinde üç katına çıkmış.

DSC_0881

Brühische Terrasse

1620 sonrasındaki 30 yıl savaşlarında taraf olan kentte açlık, salgın hastalık ve ekonomik yokluk gelişmeyi önlese de Dresden pes etmemiş ve kent müzik direktörü Heinrich Schütz’ ün (1614-1672) önderliğinde şehirdeki müzik yaşamı tüm olumsuzluklara rağmen en parlak durumuna gelmiş.

Friedrich August 1 (August the Strong) 1697 de Polonya tacına talip olunca Dresden Avrupa liginin merkezi haline gelmiş, barok mimari şehre hakim olmuş, Pöppelmann,  Zwinger ve Taschenberg saraylarını 1711 de inşa etmiş, Frauenkirsche 1734 de tamamlanmış, Katedral 1755 te bitirilmiş. Daha sonra Meissen’e nakledilen Avrupa Porselen Fabrikası burada kurulmuş. Nüfus 1700 ile 1755 yılları arasında 63,000’ e ulaşmış.

DSC_0729

Zwinger Palace

1756 da Prusya ordularının Saksonya başkentini ele geçirmesi, Dresden’ in ihtişamına büyük darbe indirmiş ( 7 yıl savaşları, 1756-63). Fransız devrimini dikkatle izleyen Dresden’de, 1791 yılında Fransa’ya karşı yayınlanan Pillnitz  bildirgesi sonrası sosyal huzursuzluk başlamış.

1805 ve sonrası, Napoleon ve ordularının Saksonya ve Dresden hedeflerine ulaşması için uygun zamanlardır ve Ağustos 1813 te Napolyon burada son zaferlerinden birini kutlar (26-27 Ağustos 1813 Dresden muharebesi).

Napolyon’un Leipzig yenilgisi sonrası Rusya-Prusya yönetimine giren Saksonya, 1815 Viyana Kongresi sonrası topraklarının yarısını Prusya’ya verir.

Ondokuzuncu asır ilk yarısında Dresden yeniden kimlik kazanma çabasına girer. Kültürel ve bilimsel gelişmeler, Ludwick Tieck, Carl Maria von Weber, Carl Gustav Carus ve Richard Wagner gibi usta entellektüellerin Dresden’e yerleşmesiyle hızlanır. Yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişen kent, 1871 de Alman İmparatorluğu’ nun kurulmasının ardından, ülkenin dördüncü büyük şehri haline gelir. Artık nüfusu yarım milyon olmuştur.

Yirminci yüzyılda yıldızı daha da parlayan Dresden’de faaliyetini sürdüren sanat akademisinde öğretmenlik yapan Otto Dix ve Oskar Kokoschka, sanatsal gelişime büyük katkıda bulunur. Bu dönemde Dresden’e “Elbe üzerindeki Floransa” denirmiş..

Ancak, 1933 yılında nasyonel sosyalistlerin oluşturduğu baskı sonucu bu kültürel parlaklığın da sonu gelir ve kentin Yahudi sakinlerinin ihraç edilmesine kadar olaylar sürüp gider. İkinci dünya savaşının bitmesine üç ay kala, 13-15 Şubat 1945 günlerinde kente yapılan beş hava saldırısında 711 ton bomba kullanılır müttefik kuvvetlerce ve Dresden neredeyse tümüyle yerle bir olur, iyimser bir tahminle 25,000 kişi hayatını kaybeder. Nihayet 8 Mayıs 1945 te Sovyet ordusu şehre girer.

Dresden, zerstörtes Stadtzentrum

Savaş sonrası Dresden…

Savaştan sonraki ilk birkaç yılda şehir merkezindeki molozlar, binlerce gönüllü çalışan sayesinde temizlenir, 1950 yılında yeniden inşa çalışması başlar. Kentin simgesel yapılarına öncelik verilir. Zwinger, Hofkirsche, Albertinum, Semper Opera bunlar arasındadır. Ancak endüstriye çevrilen dikkatler ve ekonomik zorluklar, bu çalışmaların yarım kalmasına neden olur. 1949 da GDR’ nin (German Democratic Republic) kurulmasıyla Dresden Doğu Almanya’da yerel bir başkent haline gelir. Sanatsal ve kültürel hareketlere sosyalist doktrinler gem vurur, buna rağmen gelişmeler durmaz. Semper Opera’nın 1985 de açılması buna örnektir.

Nihayet 1989 yılında iki Almanya’ nın birleşmesiyle eski statüsüne yeniden kavuşan Dresden, yeniden kurulan hür Saksonya Eyaleti’ nin başkenti olur.

DSC01340

Yıl 2005, yeniden inşa çalışmalarına devam..

Yaşadığımız dönemin  kültür ve sanat miraslarına verilebilecek en güzel örneklerden birisi olan Dresden’ in tarihine bu kadar girmemin bir nedeni var. Dünya üzerinde tarihi insanlık suçlarıyla dolu pek çok yerleşim olduğunu ve hatta bu suçların günümüzde dahi bazı bölgelerde bazı güçler tarafından işlenmeye devam ettiğini biliyoruz. Kimi toplumlar bu tür zulümler nedeniyle yok olurken, bazıları küllerinden yeniden doğup, yıkılan değerleri yeniden inşa etmeyi başarabiliyorlar. İstiklal savaşında ve sonrasında ülkemizde başarılanlar buna en güzel örnektir bence.

Dresden halkının da yardım talepleri geri çevrilmişken, büyük bir dayanışma içinde ve her bir tuğlayı düştüğü yerden kaldırıp numara vererek arşivledikten yıllar sonra tek tek eski yerine koyarak kentlerini yeniden inşa etmelerinin arkasındaki motivasyonu takdir etmek gerek. 2002, 2005 ve nihayet 2017 yıllarında ziyaret ettiğim Dresden’ deki “yeniden yapılanma” çabalarını yerinde gördükten sonra bunları anlatmadan, sadece statik fotoğraf kareleri üzerinden bu şehri tanıtmanın, bu kentin değerleriyle örtüşmeyeceğini  düşündüm…

DSC_0710

Semperoper

Peki Dresden başka neleriyle ünlü?

PORSELEN                 (Altın üretmeye çalışırken 1708 de beyaz Avrupa porseleninin formülünü keşfeden Johann Friedrich Böttger buralıdır)

KRİSTAL CAM                        (1697 de çapı 1 metreden büyük optik lens burada üretilmiş)

SÜTLÜ ÇİKOLATA

MİNERAL SU

BUHARLI LOKOMOTİF (İlk Alman buharlı lokomotifi 1838 de burada imal edilmiş)

KAMERA                    (Dünyanın ilk tek mercekli reflex kamerası 1936 da burada yapılmış)

DAKTİLO ve DİKİŞ MAKİNASI (Singer dikiş makinası 1869 da, Erika daktilo 1910 da burada imal edilmiş)

SEMPER OPERA        (Carl Maria von Weber ve Richard Wagner burada orkestraları yönetmişler, Richard Strauss ilk premierini burada yapmış)

Görülecek Yerler:

-Dresden Royal Palace (Residenzschloss)

-Grosser Garten (Palace in big garden)

-Taschenbergpalais

-Glaeserne Manufacture (VW cam fabrika, burada otomobil üretim hattını cam arkasından izleyebiliyorsunuz)

-Pfunds Molkerei (Süt ve sütlü ürünler pazarlayan eski bir dükkan. Merkezden tramvay ile ulaşılabiliyor ve bir de lokanta-kafesi var. Dükkanın iç fayans duvar ve tavan süslemeleri gerçekten görülmeye değer..)

-German Museum of Hygiene

-Semperoper (Operanın içi ücret karşılığı gezilebiliyor, ama ayrıca bilet bulup içerde bir performans izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Biletinizi internetten alabileceğiniz gibi, opera girişi karşısındaki gişeden “”son dakika bileti” bulmanız da olası..)

-Technical University (1828)

-Zwinger Palace

-Frauenkirsche

-Hofkirsche

-Kreuzkirsche

-Markthalle

Ağız tadı:

Dresden Saksonya’ nın başkenti olduğu için doğal olarak Sakson mutfağının tüm özelliklerini burada bulmak olası. Patatesin hemen her çeşidi (Patates tava, haşlanmış patates, patates makarnası, Patates köftesi, patates pancake, patates salatası, patates çorbası, kroket) ana yemeklerde kullanılıyor.

Et dediğimiz zaman, genellikle domuz eti tüketiliyor ve tabakta etin yanında patatesten başka diğer sebzeler genellikle haşlanmış olarak ve çeşitli soslar ile servis ediliyor.

Buttermilchgetzen (buttermilk Potato pancake), bu mutfağın baş tacı ve tereyağı, yumurta, soğan ve salam eklenerek tavada hazırlanıyor.

Dresden’ de çay yanında kek çok sevilen bir sunum. Kek deyince de “Stollen” akla geliyor. Üzerine pudra şekeri dökülmüş fındıklı ve meyveli kek olarak tarif edilebilir. Bunun bademli, tereyağlı, kremalı, fındıklı gibi çeşitleri var.

Bir yer tavsiye etmemi isterseniz şayet, Dresden’in ikinci en eski lokantası “Auerbachs Kellar” yüzümü kara çıkarmaz…

Reklamlar

AMSTERDAM

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

 

Onüçüncü yüzyılda bir nehir yatağında kurulmuş küçük bir balıkçı kasabasından, günümüzün finans, turizm ve kültür başkentine geçişin kısa bir öyküsü.

Hollanda’ nın başkenti Amsterdam ile özdeşleşmiş iki sembol ile başlayalım söze: Birisi, şehirde dolaşırken bayraklarda, bina cephelerinde, reklam panolarında hatta ayaklarınızın altındaki kanalizasyon kapaklarının üzerinde görebileceğiniz yan yana üç adet çarpı işareti. Amsterdam’ın hanedanlık armasına baktığımızda ortasında yukarıdan aşağıya siyah fon üzerinde üç adet beyaz “X” işareti, iki yanda da kırmızı şeritler görürüz. Bu X işaretlerinin aslında MS 1. asırda St. Andrew’ın üzerinde şehit edildiği haça ithafen kullanıldığı rivayet edilmekle ve 1505 yılında burası bir balıkçı kasabasıyken tüm kayıtlı teknelerin direklerinde bu bayrağın dalgalandığı bilinmekle birlikte, şimdilerde kenti sırasıyla  su baskınlarından, yangından ve salgın hastalıktan koruduğuna da inanılmakta…

AmsterdamCoatOfArms

Amsterdam coat of arms

Bir de bu sembolün, Amsterdam’ın meşhur kırmızı ışıklı bölgesinin (red light district) özelliği nedeniyle kentle bütünleştiği fikri vardır ki, azımsanmayacak bir oranda kabul görmüştür…

Diğer sembol  ise özellikle her yıl “Kral Günü” kutlamalarının yapıldığı 27 Nisan gününde tüm şehre hakim olan portakal rengi. Hollanda bayrağı, yukarıdan aşağıya kırmızı, beyaz ve mavi yatay şeritlerden oluşmakla birlikte bu portakal renginin kaynağının, Hollanda Kraliyet ailesinin köklerinin bulunduğu “Oranje-Nassau” olduğu söyleniyor. Zaten şu anda yönetimde olan kralın üst soyu olan Kral William’ ın adı da Willem van Oranje’ dır.

5945_fullimage_MOII_koninginnedag_2_560x350

Kral günü kutlamaları

Turistik anlamda şehrin bir diğer sembolü ise “I AMSTERDAM” logosudur. Rijks Müzesi önündeki alanda bulunan kocaman harflerle imal edilmiş bu sembolik figür, binlerce turistin önünde fotoğraf çektirmeden geçmediği bir adres haline gelmiş.

Amsterdam’ın tarihine kısaca dönersek, 12. asırda birkaç nehrin kesişme noktasında kurulmuş az nüfuslu bir kasaba olan bu yerleşimde halkın tek geçim kaynağı balıkçılıkmış. Bu nehirlerden birisinin (Amstel) üzerinde bulunan baraj (dam) nedeniyle kentin adı Amsterdam olarak kayda geçmiş. Bu baraj etrafında zamanla genişleyen şehirde önce birkaç kanal kazılmış. Günümüzde adı Kloveniersburginal olan doğu bölgesinde bir duvar inşa edilmiş, batıda ise meşhur Singel kanalı kazılmış (1420).

Onbeşinci asırda kentin Burgundy Krallığı’na (Philips the Good) verilmesinin ardından, gelişme başlamış. Güneyden gelen balık ile kuzeyden gelen tahıl, burada el değiştirir olmuş. Takip eden yüzyılda Avrupa’da reformist akımlar sürerken, Hollanda 80 yıl savaşlarının sonunda İspanyol hakimiyetinden ayrılmış ve 1578 de elinde kalan topraklar üzerinde pek çok protestan ve Portekiz’li yahudi gelerek yerleşmiş.

DSC_0805

Singel Kanalı

1580 yılında Portekiz’in İspanya’ya bağlanmasıyla, Kuzey Hollanda ile Hindistan arasında bir ilişki başlamış. Artık daha çok gemi Hindistan’a gidip gelir olmuş ve 1602 de United East ve West Indian adlı şirketler kurulmuş. 17. asır, Amsterdam için çok parlak bir yüzyıl olmuş. 1648 de William of Orange liderliğinde protestan halk Avrupa içinde bir Cumhuriyet olarak hürriyetine kavuşmuş. Yeni kanallar açılıp kenarlarına yüksek binalar inşa edilmiş. Dam meydanı genişletilmiş ve kentin nüfusu 200,000 e ulaşmış. Bredero, Vondel yazılarıyla, Rembrandt ve öğrencileri resimleriyle, Spinoza ve Descartes fikirleriyle kültürel gelişmelere katkıda bulunmuşlar.

DSC_0800

Dam Meydanı ve Nieuwe Kilisesi

Bu parlak dönemin ardından 1672 de Fransa ve İngiltere ile savaşa giren Hollanda’ da, Hindistan’dan gelen gemiler mallarını limana indiremez olmuş. Ekonomi gerilemiş, fakat para piyasasına olan ilgi artmış. Bankerler, Avrupa’daki kraliyetlere para aktarmaya başlamış, 1806 da Fransız istilasını takiben Napoleon Bonaparte Hollanda Krallığı’nı kurmuş ve kardeşi Louis 1810 da kral olmuş. 1850 sonrası endüstrileşme hızlanınca da nüfus yeniden artmış ve yeni yerleşimler kurulmuş.

DSC_0273

Kral Louis Bonaparte’ nin Saraydaki yatak odası

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların istilası ile tüccar Yahudiler çok zarar görmüş, nüfusun onda biri yok olmuş. Savaştan fiziki anlamda çok zarar görmeyen Amsterdam, sonraki yıllarda yaralarını çabuk sarmış ve turizme önem verilmiş. Bunu destekleyen finans sektörünün yardımıyla da günümüze kadar başarı hikayeleri yazılmış.

Şimdi de bazı rakamlarla bu güzel, kimine göre romantik, çoğuna göre rutubetli (Amsterdam deniz seviyesinin birkaç metre altında bir şehir, bu derinlik bazı yerlerde 5 metreyi buluyor..) kenti tanımlayalım:

DSC_0374

New Market, Amsterdam

Amsterdam ile özdeş unsurlardan birisi de bisiklet. 2016 yılı rakamlarına göre bu kentte yaşayan nüfustan daha çok sayıda bisiklet var (881,000 adet). Halkın %58’ i her gün bir nedenle bisiklet kullanıyor. 40 adet yeşil park, 213 tramvay, 16-18. asırlardan kalma 8,863 bina, 44 müze, 1,325 lokanta, 1,515 kafe-bar, 1,300 köprü var. 55 adet tiyatro ve konser salonunda yılda 9,000 gösteri sunuluyor.

Hollanda’da bir yerden diğerine gitmek çok kolay. Toplu taşıma  sistemi harika işliyor ve son derece medeni. Düz bir şehir olduğundan ve bisikletliye saygı had safhada bulunduğu için arzu eden çok ucuza her yere kolayca ulaşabiliyor. 24,48,72 ve 96 saatlik kartlar var, bunlarla hem müzeleri gezebiliyor, hem de toplu taşımadan (metro, otobüs ve tramvay) faydalanıyorsunuz. Yakın yerleşimleri (Volendam, Edam, Haarlem vb) dolaşmak için de ayrıca günlük kartlar var.

DSC_0396

Rijks Müzesi önündeki “I amsterdam” figürü

Görülecek Yerler:

-Rijks Museum

-Van Gogh Museum (talihsiz ressamın tüm eserlerinin ve hayat hikayesinin sergilendiği müze)

-Het Concertgebouw (mutlaka bir konsere gitmelisiniz..)

-Royal Opera&Balet (Bir gösteri şiddetle tavsiye olunur..)

-Dam Meydanı ve Kraliyet Sarayı Müzesi (Meydan ve sarayın dışı hayal kırıklığı ama sarayın içindeki koleksiyon çok güzel)

-Red Light District (Dünyanın en eski mesleği bu kadar mı serbestçe icra edilir dedirtecek kadar şaşırtıcı..)

DSC_0366

Red Light District

-Kanallar, köprüler (Venedik’ i aratmayacak görüntüler var..)

-Vondelpark

-Hayvanat bahçesi

-Hermitage Museum (Leningrad’ taki adaşından gelme tablolar varmış sergide..)

-Maritime Museum

-Bloemenmarkt (çiçek pazarı)

-Rembrandtplein

-Waterlooplein

-Volendam, Edam, Marken, Haarlem, Zaanse Schans (Amsterdam’ ın eski çiftlik evlerinin bulunduğu ve o haliyle günümüze kadar korunmuş olan mahallesi, yel değirmenleri)

DSC_0053

Zaanse Schans’da yel değirmeni

-1 ila 2 saat tren veya otobüs yolculuğu ile ulaşılabilecek yerler: Delft (mavi-beyaz porselen ürünleriyle meşhur kasaba), Rotterdam, Den Haag(Lahey), Gouda, Giethorn.

Ağız Tadı:

Bu şehirde yok yok. Her tür damak tadına hitap eden lokanta bulmak olası.  Red light District içinde Çin lokantalarının da bulunduğu bir bölge var, hatta burada bir Budist tapınağı bile var. Türk, Hint, Lübnan, Vietnam, Fransız, Alman, İtalyan,  kısaca tüm mutfak zenginlikleri sayesinde herkesin karnı tok, yüzü gülümsüyor. Bu nedenle size özel bir yer tavsiye etmeyeceğim, çünkü zaten küçük olan kentte gezerken her an bir yeme-içme yerine rastlıyorsunuz ve kaliteleri sizi şaşırtmıyor.

Bir de sokaklarda kurulmuş seyyar “haring” kiosklarında Hollanda’ nın meşhur çiğ herring balığının tadına bakabilirsiniz. Yerel halk patatesi çok seviyor. Yolda yürürken kızarmış Hollanda patatesi yiyenleri görebilirsiniz.

DSC_0181

Haarlem

Son Sözler:

Bisiklet, Portakal sarısı, Üç X, Van Gogh, Kanallar, Köprüler, birbirlerine yaslanarak ayakta duran yamuk yumuk eski binalar ve ön cephelerinin üzerindeki süslü ve ağır taçlar (çoğu aşağı düşmemesi için çatıya bağlanmış..), Het Concertgebouw, Yel değirmenleri,  Kırmızı Işıklı Mahalle…

Bu gezmeyi bitiremediğimiz hoş ve romantik şehirden aklımda kalanlar bunlar. Tekrar gidilir mi? Kesinlikle evet, bir hafta yetmedi…

Kuzey Britanya’ nın yıldızı, Edinburgh…

IMG_20170626_141943

Waverley’den Princes caddesi ve Scott Monument

Romalı “Britanya Valisi” Agricola MS 79’da Büyük Britanya adasının kuzeyine doğru ilerlediğinde, günümüzde adı Inveresk olan Esk nehrinin ağzına ulaşır. Burada eski bir Kelt kabilesi olan Votadini ile karşılaşır. Votadiniler, Forth nehri vadisini kontrol edecek şekilde Dunedin’ de (bugünkü Edinburgh kalesi) konuşlanmışlardır. Roma ordusu bu tarihlerde çoğunlukla orta Avrupa kaynaklı Kelt’li (Galli) askerlerden oluşuyordu.

Altıncı yüzyılda günümüz İskoçya’ sında dört krallık hüküm sürüyordu:

Kuzeyde Pict’ ler,

Uzak batıda İskoçlar,

Batıda Britonlar,

Güney doğuda Angles’ ler.

IMG_20170628_234628

Edinburgh kalesi

Bu krallıklar iki yüzyıl boyunca kavga etmişler, Viking saldırılarıyla karşılaşmışlar ve bu dönem, dokuzuncu yüzyılda Dalraida kralı Kenneth Mac Alpin’in birleşik İskoçya’yı oluşturmasına kadar devam etmiş. Kralın büyük torunu 1. Duncan, 1035 te ilk İskoç kralı olmuş.

Edinburgh’un doğusunda yüksek bir kayalık tepenin üzerinde kurulmuş olan kale, savunulması çok kolay bir yerleşim. İngilizler yedinci yüzyılda kaleyi zaptedip adını Eiden’s Burgh koymuşlar. Onbirinci yüzyılda kral Malcolm 3 kayalıkların üzerine bir de şato yaptırınca, tepenin etrafında hemen şehirleşme başlamış. 1128 de kral David 1, meşhur Holyrood manastırını yaptırmış. Manastırı koruyan Augustin topları nedeniyle manastıra açılan yola “Cannongate” denmiş. (Buradaki “gate” kapı değil, eski “gait” yani “yol” anlamına geliyormuş).

IMG_20170626_150042

Royal Mile

Ortaçağda burada yaşayan keşişler, alışılagelmiş tarz olan inzivaya çekilmek yerine, ortaya çıkıp vaaz verirlermiş. Şehrin güneyinde yaşayan keşişlerin bazıları siyah elbise giyer (Black friars), diğerleri ise “Augustinien” yani  Grey Friars olarak bilinirlermiş.

Ortaçağ Edinburg’u yün giysiler üretimiyle ünlüymüş. Yakındaki Leith yerleşimi ise Edinburgh’un limanıymış. Cowgate pazarında pazarlanan küçük ve büyük baş hayvanlar, şehirde parçalanıp halka satılırmış. 1477 sonrasında şehirdeki Grass Market’ te  tahıl ve saman satılmaya başlamış.

1329 yılında Edinburgh’ a “charter” ünvanı verilmesiyle birlikte kent hızla büyümeye ve gelişmeye başlamış. İngilizlerle İskoçların çekişme ve savaşlarına sahne olan kent, 15. Yüzyılda İskoçya’ nın başkenti olmuş. Bu yüzyılın sonlarında da kral, Holyrood sarayını yaptırmış.

16 ncı  yüzyılın sonlarında bir yazar, Edinburgh’u şöyle tarif etmiş: Doğudaki kraliyet sarayından batıdaki kaleye doğru uzanan bir mil uzunluğundaki cadde ile (Royal Mile), bunun her iki yanındaki mahallelerden oluşan bir büyük şehir.

IMG_20170628_171058

Holyrood Sarayı

1583 yılında Edinburgh üniversitesi kurulduktan sonra 1633 yılında 1. Charles Edinburgh’ ta taç giymiş. Charles, halkın dinini değiştirmek isteyince uzun süren isyanları bastırmak zorunda kalmış ve sonunda halkın kendi dinini tanımış.

18 inci yüzyıl ortalarına gelindiğinde kent o kadar kalabalıklaşmış ki, kuzeyde yeni bir şehir kurulması için yarışma başlatılmış. Yarışmayı kazanan mimar James Craig’ in planlarına uygun olarak imar edilen kuzey bölgesinde yepyeni bir Edinburgh inşa edilmiş.

IMG_20170626_140013

Princes Street Garden

1783 yılında, kurucuları arasında ünlü bilim insanı Adam Smith’ in de bulunduğu “Edinburgh Kraliyet Sosyetesi” kurulmuş. Bu sıralarda Leith limanında önemli bir gemi inşa endüstrisi faaliyet gösteriyormuş. 19. Asırda Edinburgh, üretimde liderliği Glasgsow’ a kaptırınca şehirde önemli iş kolları basım ve biracılık olmuş. Bu dönemde hukukçular ve bankacılar da azımsanmayacak sayıdalarmış.

Edinburgh’ un bir diğer ünvanı da “Kuzeyin Atinası”  dır. Bunun nedeni, 1700 lü yıllar boyunca pek çok Avrupa kentine esin kaynağı olan Roma’ nın mimari değerlerini görmeye gelen İngiliz mimarların, edindikleri bilgileri kuzeye taşımaları ve 1822 yılında Edinburgh’ lu artist Hugh Williams’ ın şehirde açtığı Roma Mimarisi sergisini gezen halkın zihinlerinde oluşan Atina-Edinburgh mimari benzerliği imajıdır.

Demiryolu ile 1842 yılında tanışan kentin sokakları ve caddeleri 1895 yılında elektrikle aydınlanmaya başlamış. Ünlü bilim insanı Alexander Graham Bell 1847 de ve  Sherlock Holmes’ in yaratıcısı Arthur Conan Doyle 1859 da Edinburgh’ta dünyaya gelmişler. Her yıl Ağustos ayında tekrarlanan Edinburgh festivali ilk kez 1947 de yapılmış, İskoçya Parlamentosu ise 1999 da açılmış.

IMG_20170625_214306

Haymarket meydanı

Edinburgh’a İstanbul’ dan direk uçuş var. Londra’dan gitmek isterseniz de havayolu, tren ya da otobüs ile seyahat olası. Biz tren ile Kings Cross istasyonundan dört buçuk saat süren keyifli bir yolculuk sonrası ulaştık Edinburgh’ un Waverley istasyonuna. Şehirde biri eski (Haymarket) diğeri de yeni (Waverley) iki istasyon var. İstasyondan çıkınca önünüzde uzanan Princes Caddesi güneyindeki yeşil vadi (Princes Street Gardens) ve onun kenarındaki sarp kayalıkların tepesinde bulunan kale ile kuzeydeki geniş yerleşimi birbirinden ayırıyor.  İkinci önemli cadde ise yukarıda bahsi geçen tarihi Royal Mile.

IMG_20170628_233122

Edinburgh Film Festivali gösteri merkezi

Edinburgh’ ta konuşulan lisan İngilizce olmakla birlikte ağır bir İskoç aksanı da mevcut. Her şeyden önce kentin adı bildiğimiz gibi “Edinburg” şeklinde değil, “Edinbra” olarak telaffuz ediliyor. Genellikle gençler aksanlı konuşuyor ve anlamak için çok dikkat sarfetmek gerekiyor. Şehri gezerken “hop on hop off” tarzı çift katlı otobüsleri kullanmak çok pratik ve üç günlük kombine bilet alınarak ucuza hem gezi hem müze ziyaretleri yapılabiliyor. Farklı renklerdeki üç hat değişik rotalar izlese de hemen her yeri bunlarla gezmek olası.

Kuzey limanı Leith’te kıyıya bağlı duran eski kraliyet gezinti yatı Britannia da görülmeye değer. Bir de Holyrood   sarayından yürüyerek de çıkılabilen bir tepe var. Holyrood Parkı içinde bulunan ve Arthurs Seat adı verilen bu tepe aslında 2000 yıl öncesinden kalma eski bir volkan. Deniz seviyesinden 251 metre yüksekteki tepesi güzel bir manzara sunuyor ziyaretçilere.

IMG_20170628_142343

Britannia yatı

Holyrood sarayı, günümüzde ziyarete açık ancak her sene Kraliyet ailesi mensupları belli tarihlerde gelip burada kaldıklarında ziyarete kapanıyor. Ünlü Edinburgh Festivali, her sene Ağustos ayında üç hafta boyunca yapılıyor ve çeşitli ülkelerden gelen opera, müzik, tiyatro ve dans sanatçıları performanslarını burada sergiliyorlar. Doğal olarak bu dönemde şehir çok kalabalık ve pahalı oluyormuş…

Görülecek yerler:

Edinburgh kalesi

Royal Mile

Princes Street

Holyrood sarayı

National Museum of Scotland

Royal Botanic Garden

Royal Tacht Britannia (Leith limanı)

Calton Hill. Bu tepeden de şehir manzarası güzel, burada ayrıca pantheon kalıntıları ve bir de gözlem kulesi var.

George Street (cadde üzerinde “The Dome”) Bu caddeye açılan sokaklarda pek çok bar var ve hepsi birbirinden güzel.

Arthurs Seat

St. Giles’ Cathedral (Royal Mile üzerinde)

Ağız tadı:

İskoçya bol su kaynakları, gölleri (lochs), nehirleri ve denizleriyle bereketli bir çok besin kaynağına sahip olmakla ünlü. Ayrıca son derece verimli toprakları ve iklimi sayesinde yılın her zamanında bol ve çeşitli gıda bulmak olası. Av etleri, deniz ürünleri, küçük ve büyük baş hayvan besiciliği, arpa, yulaf ve sebze üretimiyle adeta bir besin cenneti.

IMG_20170627_184514

The “Dome”

Vikinglerin sekizinci yy sonlarında beraberlerinde buraya getirdikleri tuzlama ve tütsüleme geleneği ve meşhur Aberdeen Angus besiciliği sayesinde İskoçya mutfağı bir hayli zenginleşmiş. Domuz eti bu yörede çok ilgi çekmiyor. Angus, kuzu, koyun ve geyik eti tüketimi çok. Keklik, kaz, güvercin ve tavşan eti de kullanılıyor mutfakta. Deniz ürünleri ise hem bol, hem taze. En çok tüketilenler ise somon, uskumru, mezgit, ringa ve alabalık. Kabuklu deniz mahsullerinin hemen hepsi bulunuyor İskoçya’da.

Yulaf ve arpa en çok yetiştirilen tahıl ürünleri. Yumrulu sebzeler ve berilerin her çeşidi mevcut.

Haggis: En çok bilinen geleneksel İskoç yemeği. Koyunun akciğeri, kalbi ve karaciğeri haşlandıktan sonra soğan, yulaf, tuz ve biber ile yoğrulup çekildikten sonra koyunun işkembesine doldurularak sıkıca dikilir ve birkaç saat suda pişirilir. Haşlanmış patates ve şalgam ile tabakta servis edilen bu yemeğin, bir zamanlar Vikinglere güç verdiğine inanılırmış…

Porridge: Antik İskoçya’ dan bu yana bilinen bu yemek, yulaf ezmesi, su ve tuz ile yapılıyor. Kaynayan suya yulaf ezmesinin yavaş yavaş ve karıştırılarak eklenmesi ve pişmeden önce tuz ilave edilmesiyle elde edilen koyu kıvamlı çorba istenirse süt kremasıyla servis ediliyor. Eski İskoçya’da dünyanın ilk “fast food” u olarak da biliniyor porridge, çünkü büyük kazanlarda pişirilip soğumaya bırakıldıktan sonra dilimlenerek heybeye atılır ve gün içinde acıkınca yenilirmiş…

İskoçya’da yapılan kekler, pudingler ve şekerlemeler de çok biliniyor. Bunlara en güzel örnek, üzeri badem yapraklarıyla bezenmiş meyvalı kek (Dundee Cake).

IMG_20170627_175536

“Ale” çeşitleri

İçecekler konusuna gelince, bu satırlar anlatmaya yetmez hepsini. Yüzlerce çeşit Ale ve pilsen biraları, bazen bir şişesi 5,000 pounda satılan ünlü ve bol çeşitli İskoç viskileri ve bu uğurda özel olarak düzenlenen turistik tadım turları, ve son derece masum, alkolsüz ve fakat Amerikan Coca-Cola’ sına adeta kafa tutacak kadar sevilen ve beğenilen “Irn Bru Scottish Soda” sı.

Bu tarihi ve güzel kenti ziyaret etmeyi düşünüyorsanız şayet, festival harici beş tam gün ayırmanızı tavsiye ederim. Viski tadım turu ve festivalle birleştirecekseniz eğer sekiz gün ayırmanız yerinde olur. Keyifli seyahatler…

 

 

Nördlingen ve Harburg

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

NÖRDLİNGEN

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

HARBURG

Bundan yaklaşık 15 milyon yıl önce bir meteorit yeryüzüne çarpar ve kocaman bir krater oluşturur çarptığı yerde. Bu kratere yakın bir yerde de 1. ve 3. asırlar arasında sivil bir yerleşim vardır, o zamanlar bilinen adıyla “Nordilinga” olan. Aynı dönemlerde bir de Roman şato olduğu biliniyor burada. 1215 te İmparator Frederick şehri Regensburg’ tan satın alıp bağımsız bir kraliyet kentine dönüştürür.

kilise-yan-cephesi

Kent meydanı

 

Nördlingen adı ise, ilk kez 1219 yılında, ortaçağın on gün süren meşhur “Whitsun” fuarında  geçiyor. 14., 16. ve 17. asırlarda surlar genişletilip güçlendirilir saldırılara karşı koyabilmek için. 1427-1505 yılları arasında St. George kilisesi ve 90 metre yüksekliğindeki “Daniel” çan kulesi yapılır.

stadtmauermuseum

Stadtmauermuseum

 

Kent gelişen haliyle 1522-55 yılları arasında bölgedeki reformlara dahil olur ve 1634 yılında meydana gelen Nördlingen savaşında şehir kuşatılır, nüfus azalır. 1802 de kent Bavaria’ ya bağlanır.

sehir-meydaninda-bir-eser

Kent meydanında modern bir figür

 

Nördlingen’de görülebilecek başlıca yerler Geç Gotik döneme ait Hall kilisesi, Marktplatz, ticari binalar, hastane, St. Salvator kilisesi (1442) ve açık hava tiyatrosu. Ayrıca kilise çan kulesine çıkılarak gök taşının çarpma etkisiyle oluşturduğu krateri görmek de mümkün.

kilise

Kilise

 

 

Harburg kalesi, Romantik Yol üzerinde en iyi korunmuş ortaçağ kalelerinden birisi. 12. yüzyıl ortalarında kaleden ilk kez “Staufer Kraliyet Şatosu” olarak bahsediliyor. 13. asrın sonlarında, Harburg’ un varoluş nedeni olan Oettingen kontları ve sonrasında Prensesi, şatoyu teslim alır.

kale-disi

Kalenin dışarıdan görünüşü

 

Kaleye çıkan yolda eski bir Taşköprü var ki tamamen restore edilmiş. 1754 ten kalma Sinagog, “Moserhaus” un da bulunduğu Marketplace, “Strölinhaus”, St. Barbara ve Herz-Jesu kiliseleri görülebilir.

kapilardan-bir-digeri

Kale kapısı

 

Eski adı bozkır kalesi “Horeburg” olan kale, bu şirin kente adını da vermiş. Kasaba yüzyılllar boyu asil bir aile olan “Welfs” lere aitmiş. 1848 den başlayarak, özellikle de 1854 te imzalanan Alman Ticaret Paktı  ile serbest pazar ekonomisinin avantajlarını kullanan Harburg, kısa sürede Hanover Krallığı’ nın lastik ve yağ tohumu konularında önemli bir limanı oluverir.

gezmeci-harburg-kalesinde

Gezmeci Harburg kalesinde

 

İkinci dünya savaşında ağır yara alan Harburg’ ta başlayan restorasyon çalışmaları ile kentin görüntüsü tamamen yenilenir. Harburg’ ta  “Aussenmühlenteich” gölü 1565 yılında Dük 2. Otto tarafından yaptırılmış ve etrafında yürüyüş yolları, hamam, sauna, termal banyo ve su sporları gibi olanaklar var. Her yıl aralık ayında Town Hall önündeki alanda noel pazarı kuruluyor.

 

Dinkelsbühl ve Wallerstein

Kuleleriyle ve kapılarıyla birlikte binaları da çok iyi korunmuş olan Dinkelsbühl, Wörnitz nehri vadisinde kurulmuş ve oldukça geniş bir alana yayılmış. Tarihi ticaret yolları kentin merkezinde buluşuyorlar. Dokuzuncu asırda iki önemli kraliyet yolunun korunması amacıyla surlar ve bir Fransız kraliyet sarayı inşa edilmiş. Kentin adı, ilk kez 1188 tarihli ve kral Barbarossa’ nın şehri hediye ettiğini belgeleyen bir tapu kaydında “burgus Tinkelspuhel” olarak geçiyor.

weinmarkt

Weinmarkt

 

1380-1440  yılları arasında şehir duvarları ve su hendekleri yapılmış. Geç Gotik döneme ait St. George manastırı 1448-49 yıllarında inşa edilir. Otuz yıl savaşları sırasında 1632 yılında İsveç’ li ordular kenti zapteder. 1806 yılında Bavaria’ ya bağlanan Dinkelsbühl’ e 1888 yılında Berlin ve Münih’ ten gelen sanatçılar, şehrin güzelliğinden etkilenerek çeşitli eserlere imza atarlar.

wornitz-tor

Wörnitz Tor

 

İki büyük dünya savaşından da yara almadan çıkan kentte günümüzde St. George kilisesinin bulunduğu yerde görülebilen ahşap haç, bir zamanlar kent kabristanının ve St. Vitus şapelinin olduğu yer. Rivayete göre burada gerçek boyutlarda 12 adet som gümüşten havari heykeli varmış. Otuz yıl savaşları sırasında şapelin papazı bu heykelleri  ele geçirilmesinden korkarak gizli bir yere götürüp gömmüş ve hemen sonra kendisi de ölmüş. Bazı ziyaretçiler, özel zamanlarda kilise bahçesinden geçerlerken, beyazlar giymiş bir kadının kendilerine göründüğünü ve oradan uzaklaşmalarını isteyen hareketler yaptığını söylerlermiş. Bu kadının, papazın yönetimindeki aşçı olduğu ve hala heykelleri koruma güdüsüyle ziyaretçilere göründüğü söyleniyor…

renk-uyumu-da-onemli

Pasta dilimi gibi binalar

 

Şehirde 16 kuleye ve 4 kapıya sahip surlar görülmeye değer. Nikolaus Essler’ in planlarına göre 1448-99 yılları arasında inşa edilen St. George kilisesi de gezilebilir. 1600 civarında “Market Hall” olan Town Hall, festival salonlarına sahip. Eski şehir merkezi, ortaçağ evlerinin adeta geçit töreni yaptığı bir yer gibi.

Hastane binaları, Holy Spirit kilisesi (1700), devlet tiyatrosu, konser salonu diğer görülebilecek yapılar. St. Paul’s kilisesi (1840-43) ve yaz tiyatro festivalinin yapıldığı Battlement bahçesi de ziyaret edilebilir.

st-george-kilisesi-yan-cephesi

St. George Kilisesi ve meydan

 

Ries bölgesinin kalbinde yer alan şehir, Oettingen-Wallerstein prenslerinin ikamet adresi. Kent merkezinde tarihte meşhur salgın hastalık  belasını betimleyen “salgın” ya da “kutsal Trinity” heykeli bulunuyor.  Şato 1188 yılında yapılmış. Kentin adı 1238-74 tarihli eski dökümanlarda “Steinheim” yani “kaya yurdu” olarak geçiyor.

sehrin-ana-caddesi

Ana cadde ve Salgın heykeli

 

1261 de Oettingen kontları şehri ve şatoyu kuşatıp alırlar. 1612-13 te St. Alban kilisesi yeniden yapılır. 1648 de şato yıkılır. 16.-19. asırlar arasında Wallerstein bir taşra şehri olarak gelişir. Salgın heykeli 1722-25 arasında yapılıp yerine konulur. Şehre yakın bir konumda 65 metre yüksekliğinde bir “Wallerstein Felsen” kayası var ve buradan kent çevresinin manzarasını seyretmek mümkün.

hastane

Hastane binası

 

Ziyaret edilebilecek yerler arasında Saray (1805), St. Anna şapeli (1498), Kraliyet atçılık okulu (1741-51), saray bahçesi, Moritz Şatosu (1803-04) ve Orangery sayılabilir.

Yolumuzun üzerinde sırasıyla Nördlingen ve Harburg var….

Schillingsfürst ve Feuchtwangen

Etiketler

, , , , , , , , ,

 

Viyana ve Bologna bloglarımın yayını için ara verdiğim “Romantik Yol” serisine, yol üzerindeki iki önemli yerleşim ile devam ediyorum.

dsc_0114

Schillingsfürst şatosu

Almanya’da Rhein (Ren) ve Danube (Tuna) nehirleri arasında 550 metre yükseklikte yer alan bir sağlık merkezi Schillingsfürst. Şehrin uzaklardan da görülebilen abide yapısı, Waldenburg, Langenburg ve Weikersheim‘ın  Hohenlohe aileleriyle yakın bağları olan Hohenlohe-Schillingsfürst prensinin şatosudur (1723-50).

dsc_0117

Şato içindeki av hayvanları koleksiyonu

 

Tarihte 1316, 1525 ve 1632 yıllarında defalarca yıkılan eski şatoların yerine Prens Karl Albrecht Schillingsfürst tarafından yaptırılmış mevcut bina. 1894-1900 yıllarında Prens Chlodwig von Hohenlohe, Alman Krallığı’ nın başkanı ve Prusya devletinin başbakanı olarak burada yaşar.

dsc_0131

Ludwig Doerfler Resim Galerisi

İlk yazılı kayıt, 1000 yılları civarında şatonun 3. Otto tarafından Würzburg Kardinalliğine hediye edildiğini gösteren bir tapu belgesi. Şato daha sonra 1300′ lü yıllardan itibaren Hohenlohe ailesi tarafından kullanılmış.

Günümüzde bir müzeye ev sahipliği yapıyor ve adeta bir av köşkü görüntüsünde. İçerisinde türlü hayvanların doldurulmuş bedenleri, av kıyafetleri ve silahları sergileniyor.

dsc_0127

Şatodan şehrin görüntüsü

Görülebilecek yerler:

Barok Schillingsfürst Kalesi

Mozoleum ve Kardinaller Bahçesi

Su kulesi (1902) içindeki duvar resimleri, kentin su temini konusunda geçirdiği evrimi gösterir.

Brunnenhaus (1702 yılına tarihli su kuyusu yapısı)

Ludwig Doefler Galerisi

 

Schillingsfürst‘ ten ayrıldıktan sonra yol üzerindeki ilk yerleşim olan Feuchtwangen ise, Sulzach nehri üzerinde hemen hemen 1200 yıllık geçmişe sahip bir festival şehri. Franconia‘ nın festival salonu olarak da bilinen Eski şehir meydanı her yaz  ilki 1949 yılında yapılan “Cloister Festival” için hazırlanıp süsleniyor.

img_20160924_125928

Şehir meydanı

Şehirde sekizinci yüzyılda “Fluchtinwanc” adında bir “Benedictine” manastırı ve bir Fransız kralına ait saray bulunurmuş. Manastır 1197 yılında sadece erkekler korosunun bulunduğu bir ibadethaneye dönüştürülmüş. 1200 yılından itibaren bağımsız bir krallık olan şehir, bu ünvanını 1376 yılında kaybetmiş.

dsc_0139

Meydandaki çeşme

1400 yılı civarında üç kapılı ve 14 kuleli şehir surları inşa edilmiş. 1563 te reformlar sırasında manastır kapatılmış. 1806 da kent Bavaria‘ ya katılmış. 19. asırda kentin pek çok yapısı yıkılmış, 2000 yılında da bir “Casino” açılmış burada…

dsc_0159

Korunmuş yapı stoku örneği

Görülebilecek yerler:

1726  yılından kalma bir barok çeşmenin de bulunduğu şehir meydanı

13/14.asırdan kalma Collegiate kilisesi

12. asırdan kalma Romanesk Cloister

1257 tarihine kayıtlı St. John kilisesi

Feuchtwangen gazinosu

Bundan sonra rotamızda bir başka güzel ortaçağ kenti olan “Dinkelsbühl” var…

 

Bologna, kızıl cazi0be…

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 

Müzik dünyasının “yaşlı bayan” ünvanıyla andığı Bologna, 1088 yılından bu yana Avrupa’ nın en eski üniversitelerinden birisine ev sahipliği yaptığı için genç kalmayı başarabilmiş. Bu açıdan bakıldığında kent, tarihi anlatan bir kitap niteliğinde. Taze yoğrulmuş sarı hamurdan kesilen erişte ile kendi adını taşıyan sosun birleşiminin sunduğu ağız tadı, kırmızının hemen her tonuna aşık mimarisi, kuleleri, portico’ ları, üniversitesi, sergileri, müzeleri ile rahat yaşanan ve gezilen bir tarihi şehir daha…

dsc_0524

Piazza Maggiore

 

Bologna, İtalya’ nın Emilia Romagna bölgesinde ve Po nehrinin suladığı ovada Reno ile Savena akarsularının arasındaki uygun konumu sayesinde ekonomik, kara ve demiryollarının kesişme noktasında olması nedeniyle de stratejik öneme sahip. Etrüsk’ lerin MÖ 1000 yıllarında kurdukları şehrin ilk adı Felsina. Daha sonra Gallerden gelen yeni sahipleri de MÖ 196 da Romalılara yenik düşünce adı Bononia olmuş. Charlemagne kenti ele geçirene kadar Bizanslıların ve Longobard’ ların yönetimine giren Bologna, 1183 yılındaki Constance barış anlaşması sonrası gelişmeye başlamış ve “Case Torri” yani “Kuleler evi” haline gelmiş. Bu dönemde Avrupa’ nın beşinci büyük kenti olan Bologna’ nın neden kuleleriyle anıldığı ise ayrı bir hikaye konusu…

dsc_0512

Due Torri

 

Zamanın ünlü aileleri, güçlerini ifade etmek için kuleler inşa ettirmeye başlayınca 12. asrın sonlarında kule sayısı yüzün üzerine çıkıvermiş. Kuleler aynı zamanda askeri amaçlara da hizmet etmişler. Bunlardan günümüze 17 tanesi ulaşabilmiş. En ünlüleri ise, Garisenda ve Asinelli kuleleri. En yüksek olan Asinelli kulesi 97 metreye yükseliyor (İtalya’ nın en yükseği)  ve 498 basamaklı merdivenle çıkılıyor. Tepesinde düşeyden 2,23 metre yana yatmış durumda. Diğeri ise ilk yapıldığında 60, üst katları tıraşlandıktan sonra  48 metre yüksekliğinde ve Asinelli’ nin ters yönünde  tabanına göre 3,22 metre yana yatık duruyor.

dsc_0178

Portico örneği

 

Şehre ün kazandıran bir başka özellik revaklı yapı mimarisi. “Portico” olarak bilinen bu mimari, cadde ve sokaklar boyunca uzanan binaların altlarında kemerlerle oluşturulmuş yürüme  yolları sunuyor insanlara. Dolayısıyla yazın güneşten ve sıcaktan, kışın da yağmur ve kardan korunarak bu üzeri kapalı yollarda rahatça yürüyebiliyorsunuz. Yolun yüksekliği de zamanın koşulları dikkate alınarak tasarlanmış. At üzerindeki bir binici eğilmeden bu yollarda ilerleyebiliyor. Şehirde toplam 28 km portico olduğu ifade ediliyor. Şemşiye satmak ve tamir etmek hiç de iyi bir meslek seçeneği değil Bologna’da…

Bir zamanlar ticaretin rahat yapılabilmesi ve özellikle tekstil ürünlerinin şehir içinde kolay nakli için yapılan su kanallarından günümüze sadece birkaç tanesi gelebilmiş.

dsc_0766

Su kanalı

 

Kentin talihsiz dönemleri de var. İkinci dünya savaşında ağır darbe almış Bologna fakat buna karşın direnişin de adeta merkezi haline gelmiş. İkinci darbe ise 2 ağustos 1980 tarihinde vurulmuş kente. Merkez tren istasyonunda neo-faşistlerin patlattığı bomba 85 kişinin ölmesine yol açmış.

dsc_0419

Merkez tren istasyonu

 

Bologna tamamen düz bir şehir değil. Colle della Guardia tepesindeki Madonna of St. Luca kutsal tapınağı 290 metre yüksekliğindeki tepenin üzerine inşa edilmiş ve Bologna’da bolca bulunan kent kapılarından (on iki adet) birisi olan Sarragoza kapısından tapınağa kadar 3,7 km uzunluğunda bir portico’ dan ilerleyerek bu yüksekliğe tırmanıyor ve tapınağa ulaşıyorsunuz.

dsc_0619

Madonna of St. Luca

 

Bologna aynı zamanda “Kızıl Şehir” (La rossa) olarak da biliniyor. Bunun nedeni ise, yapı mimarisinde kullanılan kırmızı renkli kiremitler, tuğlalar, taşlar ve boyalar.

Bu şehirde yaşamanın çok rahat ve kolay olduğunu söyleyenler, “bir şey mi yapmak istiyorsunuz? Olduğunuz gibi sokağa çıkıp rezervasyon yaptırmadan, canınızın çektiği yerde yemek yiyebilir, müzik dinletisine, sinemaya ya da tiyatroya gidebilir, sergileri rahatça gezebilirsiniz” diyorlar….

Bologna’ nın önemli yapılarına gelince:

En büyük meydan olan Piazza Maggiore etrafında toplanmış mimari şaheserlerden birisi Palazzo Accursio (13-14. asır).  Mimar Bartolomeo Fioravanti tarafından tasarlanan bu saray, 1200 yılından bu yana kent belediyesine hizmet ediyor. Antik sanat eserleri sergisi ve Morandi müzesi de bu binada.

dsc_0128

Palazzo Accursio

 

San Petronino Bazilikası (14-17. asır). Hristiyan aleminin en büyük kiliselerinden birisi olan yapı, Antonio di Vincenzo tarafından yapılmış. İçeride Giovanni da Modena, Jacopo di Paolo, Lorenzo Costa ve Amico Aspertini gibi ressamların eserleri var.

dsc_0448

San Petronino Bazilikası

 

Palazzo dei Notai (14-15 yy). 1287 yılından bu yana noterlerin yerleşik olarak bulunduğu bir yapı ve 1442 yılında restore edilmiş.

Palazzo dei Banchi, cephesi kumtaşı tuğlasından yapılmış, bir seri kemer ve iki geçiş yolu olan tarihi bina. Arkasında dar sokakları ve güzel dükkanları, lokantaları, kafeleri,  yani bir tür eski çarşıyı barındırıyor.

Palazzo del Podesta, 13. asrın ortalarında iki yapıdan oluşacak şekilde Romanesk tarzda inşa edilmiş. Birisi belediye başkanının konutu ve Nettuno meydanına bakıyor, diğeri ise Halk başkanının konutu ve Orefici caddesine bakıyor. Rönesans döneminde kullanılan binlerce çeşit seramik kaplama binaya ayrı bir değer katıyor.

Palazzo Re Enzo 1244-46 arasında inşa edilmiş ve o zamandan beri belediye ve noter arşivi olarak hizmet veriyor. Adını burada ölene kadar (1272) hapis yatan ve 2. Federico’ nun oğlu olan kral Enzo’ dan alıyor.

dsc_0101

Palazzo Re Renzo

 

Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi), 1566 da doğan heykeltraş Giambologna’ nın en büyük eseri. Günümüzde bakım onarım için bir süreliğine kapalı.

Palazzo dell’Archiginnasio, 16. asırdan bu yana Üniversite tarafından kullanılıyor. “Terribila” yani “korkunç” lakaplı mimar Antonio Morandi tarafından yapılmış bu binanın içinde o zamanlar tıp fakültesine hizmet eden ve tamamı sedir ağacından yapılmış bir anatomi tiyatrosu var.

Loggia del Carrobbio, 1384 yılında inşa edilmiş “tüccarlar sarayı”.

Due Torri (1109-1119), yani iki kuleler, yukarıda bahsettiğim gibi şehrin sembolü haline gelmişler.

dsc_0322

İki kuleler

 

Cattedrale di S. Pietro, 910 da yapılmış, 1131 de yangında hasar görmüş, sonrasında Alberto tarafından yeniden inşa edilmiş.

Basilica di S. Domenico

Chiesa di S.Giacomo Maggiore

Chiesa di S. Francesco

dsc_0650

S. Francesco kilisesi

 

Chiesa di S. Stefano  ve daha pek çok eser şehri süslüyor.

Bologna’da metro yok, ancak yerüstü ulaşım sistemi o kadar güzel kurulmuş ve çalışıyor ki, hiç başka araca gerek duymadan istediğiniz yere rahatça ulaşıyorsunuz. Otobüs ve troleybüslerden oluşan ulaşım ağı için gitmeden cep telefonuma indirdiğim “Tpiü” isimli uygulama, hatları, durakları ve seçtiğiniz duraktan bir sonra ve daha sonraki otobüs geçiş saatini ve her türlü bilgiyi anlık (on-line) olarak sunuyor. Sadece bazı otobüslerde yaklaşan durak anonsu çalışmıyor ya da duyulmuyor, dikkatli olmak gerek. Şehirlerarası trenler ise çok verimli, dakik ve makul fiyatlı. İstediğiniz yere çok hızlı ve rahat gidip gelebiliyorsunuz.

dsc_0803

Bağımsızlık caddesinde belediye otobüsü

 

Ağız tadı:

Ortaçağ’ dan bu yana, güçlü İtalyan ailelerin  etraflarında topladıkları en iyi aşçıların yardımıyla geliştirdikleri Bologna mutfağı, bir Üniversite kenti olan ve bu nedenle yakıştırılan La “dotta” (Bologna the learned) yani “Bilgili” Bologna lakabını, La “grassa”/La “ghiotta”  (the fat/the greedy) yani şişman ya da açgözlü olarak değiştirecek kadar ileri gitmiş. En ünlü menülerinden bazıları:

Tagliatelle alla Bolognese: Bu yemek iki geleneksel unsurun birleşiminden oluşuyor. Ragu, yani yahni (lasagne’ nın da içinde bulunuyor) ve el yapımı erişte. Bologna’lılar spaghetti kullanmıyor çünkü spaghetti daha çok güneyde, yani “durum” buğdayının bol yetiştiği coğrafyada daha popüler olmuş. Bologna’da ise, beyaz un daha bol bulunduğundan, taze yumurta kullanılarak sarı hamur elde ediliyor ve erişte bundan yapılıyor.

Tortellini: Bu yemeğin ilginç bir hikayesi var. Efsaneye göre dönemin Papa’sının kızı Lucrezia Borgia bir gün Modena yakınlarındaki Castelfranco Emilia kasabasını ziyaret eder. Kaldığı hanın sahibi kızın güzelliğine hayran olur ve bir gece oda kapısının anahtar deliğinden kızı gözetlemek ister ama sadece kızın göbek çukurunu görebilir. O kadar etkisinde kalır ki, takip eden günlerde yoğurduğu sarı hamurdan göbeğe benzeyen şekilde parçalar kesip pişirmeye başlar. Böylece bildiğimiz tortellini doğmuş olur…

Mortadella: Bologna ile özdeşleşmiş bir et ürünü, bildiğimiz salamın oldukça iri boyutlusu ama çok lezzetli. 14. asırdan beri var olduğu söyleniyor ve Bolognalılar için gerçek bir övünç kaynağı. Tabaklarda Parma’ nın meşhur Prosciutto Crudo di Parma ve Parmigiano Reggiano ürünleriyle birlikte sunulabiliyor.

Lasagne: Pek çok şehir bu yemeği sahiplenmekle birlikte Bologna en iyi versiyonunu sunuyor olabilir. Taze hamur ve bolognese sosu ile böyle olması da çok doğal.

Dondurma (gelato): Bu bölgeden kaynaklanmasa da dondurma üretiminde ve ihracında önemli bir paya sahip Bologna. İki kulelerin hemen dibindeki “Galeteria Gianni”  dondurmacısında bunu test etmeniz mümkün…

Gezmeciler bir lokantaya uğramadan Bologna’ dan dönmemenizi salık veriyor. Meşhur “Tamburini”  şarküteri ve lokantası. Burası Maggiore meydanından Palazzo dei Banchi yönünde ilerlediğinizde içine girdiğiniz çarşıda bir köşeyi kaplayan büyük bir şarküteri mağazası ve aynı zamanda lokanta. Kışın bile kuyruk oluyor ve bildiğimiz kadarıyla rezervasyon imkanı da yok. Mecburen kuyruğa girip yer açılmasını beklemek ve sonra yemek gerekebilir. Adresi:

Via Caprarie 1, 40124 Bologna. Afiyet olsun…

dsc_0163

Tamburini marketi ve lokantası

Gezmeciler bu tarihi kenti çok beğendi. Tavsiyemiz, ziyaret etmek isteyenlerin hem bu kente yeteri kadar zaman ayırmaları, hem de burayı bir üs gibi kullanarak yakın çevredeki diğer şehirleri (Ferrara, Parma, Padova, Modena, Rimini, Ravenna, Floransa, Venedik vb.)gezip görmeleri…Biz öyle yaptık ve yakında size Ferrara ile Parma’ yı da tanıtacağım.

Viyana, Avrupa’ nın müzik başkenti…

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 

 


Ziyaretimiz sırasında gittiğimiz Musikverein Wien konser salonunda, Daniel Barenboim yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası’ nın konserinde çalınan kompozisyonlardan birisini bu bloğumun başında Berlin Filarmonu Orkestrası’ nın  yorumuyla dinlemenize sunuyorum. 


 

Viyana deyince akla gelen birden fazla özdeş kelime vardır. Bunların başında da “Müzik” gelir. Yaşamımın bir döneminde müzik eğitimi aldım, enstrümanlar arasında gitar ilgimi çekti ve bir süre çaldım. Lise yıllarıydı, üç yıl aynı sırayı paylaştığım sevgili arkadaşım müzisyen ve yazar Aydın Büke, daha sonra yaşamını müziğe adadı ve konservatuar eğitimi sonrasında kariyerine  Avusturya’ da  devam ederek  yurda döndü.  İş hayatı bizi birbirimizden koparttıktan otuz yıl sonra tekrar bir araya geldik ve geçtiğimiz günlerde Viyana’ya bir kültür ziyareti  yaptık.  Şimdi O’ nun affına sığınarak “Müzik” ile “Viyana” arasındaki bağı kısaca anlatmaya çalışacağım…

img_20161216_163932

Musikverein konser salonunda Aydın Büke ve Gezmeciler


 

Müzik enstrümanlarının tarihi taş devrine kadar uzanıyor. Antik Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Çin’de zengin müzik gelenekleri olduğu biliniyor. Babil’ in müzik teorilerinin bir şekilde Yunan medeniyetini etkilemiş olabileceği ve bu yolla Avrupa’ya ulaştığını söylemek yanlış olmaz. Antik Yunanların arp, lir, davul, çimbal vb gibi aletleri kullandıkları anlaşılıyor. Yunan müzik teorisi MÖ 500 de Pisagor’ dan MS üçüncü asıra kadar evrilerek gelmiş ve Aristides Quintilianus’ un “De Musica” adlı eserinde bir bilgi hazinesi olarak ortaya çıkmış.

Plato ve Aristo, “eğitim, insan vücudunu disipline etmek için jimnastiği, zihni disipline etmek içinse müziği kullanır” diye ifade etmişler. Çok doğru buyurmuşlar. İnsan yaşamı için bu kadar değerli ve vazgeçilmez olan müziğin, notalar sistemiyle yazılı hale getirilmesi tarihi ise oldukça karışık. Taşlara, kil tabletlere ve papirüs kağıtlara yazılmış notalar bulunmuş olmakla birlikte, bunların düzenli ve kalıcı bir biçimde nesillere aktarılmış olduğuna dair bulgular düzensiz.

dsc_0042

Haus der Musik

Ancak bu işin ilk defa organize olarak ele alınması, 9. ve 10. asırlarda  orta Avrupa’daki Katolik kiliselerinde gerçekleşiyor.  Çünkü Tanrının evleri o devirlerde sadece dini amaçlara hizmet etmiyor, bünyelerinde pek çok  bilgi hazinesi barındırıyorlar ve adeta bir okul gibi, eğitim, siyaset, tıp, mimari ve idari konularda devrin yöneticilerine destek oluyorlarmış. Bu sıralarda kral Şarlman ‘ın (Charlemagne) Almanya’da  Alcuin’ de kurduğu bir ekip, bilgilerin derlenip ulaşılabilir hale getirilmesi ve sonraki nesiller tarafından kullanılabilmesi için çalışır ve bu sayede diğer bilgi hazinesiyle birlikte müzik notaları da hayat bulur.

Bu tür çalışmalarda değerli kaynaklara sahip İspanya’ nın Seville kentinden Isıdor, 9. asırda şöyle demiş: “Eğer yazılı hale getirilemiyorlarsa sesler, insanlar tarafından hatırlanmadığı sürece yok olup giderler…”.

dsc_0077

Schubert zamanına ait bir gitar

Avrupa’da 12. ve 13. asırlarda yeni enstrümanlar ortaya çıkar. Bunların bazıları pirinçten mamul trompet ve kornolardır (modern üflemeli sazlar). Derken çok sesli müzik (Polyphony) kendini gösterir Fransa’da ve 11. -13. asırlarda gelişir.

Yaylı sazların ilk kez muhtemelen orta asya’da kullanıldığı söyleniyor. Oradan Çin ve Hindistan yoluyla Ortadoğu ve nihayet Avrupa’ya ulaşmış. Burada modern yaylı sazlar violin, viola ve çello ile kontrbas’ dan oluşuyor. Violin İtalya’ da gelişme imkanı bulmuş ve ünlü Stradivari ailesi (Cremona, 17-18. asır) bunlara ilaveten arp ve gitar da imal etmiş. Rakipleri Guarnieri ailesi ile birlikte binlerce enstrümana hayat vermişler.

Piyano (pianoforte) yine bir İtalyan üretici tarafından Floransa’da 1700’ lü yılların başında hayat bulmuş. Theobald Böhm (1794-1881) Münih’ li  bir müzisyen ve altın eşya üreticisi, aynı zamanda çelik endüstrisinde deneyimli bir girişimci olarak flüt’ ü mükemmelleştirmiş ve günümüzdeki modern flüt’ ün ilk örneğini 19. asrın ortasında müzik dünyasına sunmuş.

Böylece notalarla ve gelişen enstrümanlarla hayata daha sıkı bağlanan müzik dünyasında, Avrupa’ nın ortaçağ romantizminin de etkisiyle pek çok besteci yetişmiş. İşte bunlardan Viyana ile derin bağları olan bazıları:


Senfoninin babası sayılan Joseph Haydn (1732-1809) Avusturya doğumlu. Macaristan sınırında küçük bir köyde dünyaya gelen Haydn, henüz altı yaşındayken Viyana’daki St. Stephen’s kilisesinde koroya katılır. Klavsen ve keman eğitimi alır ve beste yapmaya başlar, yaşamı boyunca yüzden fazla senfoniye imza atar.

dsc_0066

Haydn ‘ ndan kalan eşyalar


 


 

Yine Avusturya’ lı bir besteci olan Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791) müzisyen bir babanın iki çocuğundan birisi olarak Salzburg’ da açar dünyaya gözlerini. Babası her iki çocuğuna da iyi bir müzik eğitimi verebilmek için kendi kariyerini feda eder. Henüz beş yaşını yeni bitirdiğinde yarım saat gibi kısa bir sürede ilk bestesini yapar Mozart. Aynı zamanda çok iyi bir piyano virtüözü olan Mozart’ın 600’e yakın eseri olduğu biliniyor.

dsc_0063

Haus der Musik’ te büyük besteciler sergisine giriş


 


Aslen Almanya’da doğan Ludwig van Beethoven (1770-1827), yaşamının 35 yılını Viyana’da geçirmiş. 1818 yılında tamamen sağır olan besteci, genç sayılacak bir yaşta arkasında birbirinden güzel eserler bırakarak vefat etmiş.


 


Bir başka ünlü Avusturya’ lı besteci Franz Schubert (1797-1828), müzisyen bir aileden geliyor. Çok erken yaşta ölen sanatçı, kısa ömrüne 600’den fazla eser sığdırmış. Goethe’ nin  şiirlerini de besteleyen Schubert, klasik ve romantik dönemler arasındaki köprü olarak tanımlanıyor.

dsc_0075

Schubert’ in okul karnesi ve gözlüğü


 


Alman besteci Johannes Brahms (1833-1897), Hamburg doğumlu ama yaşamının çoğunu Viyana’da geçirmiş. Senfonileri yanında 200’ ü aşkın bestesi olan sanatçı, Viyana merkez mezarlığında dostları Beethoven ve Schubert ile yan yana yatıyor…

dsc_0080

Johannes Bhrams ve Johann Strauss


 


Gustave Mahler (1860-1911), bir  Austro-Alman besteci ve bugün Çek Cumhuriyeti, bir zamanlar ise Avusturya İmparatorluğu olan topraklarda doğmuş. Aynı zamanda çok değerli bir yönetmen…


Viyana kentiyle özdeşleşen bir başka olgu “Vals” . Dans müziği ve özellikle de Vals müziği, orta Avrupa’ da müziğin yüzyıllar içinde  gösterdiği inanılmaz gelişime paralel, dönemlerin aristokrat hanedanlıklarının ve onlarla içi içe yaşayan sosyetelerin geleneksel toplantılarında ve kutlamalarında hep tercih edilen tarz olmuş. O kadar ki, Viyana Kongresi (1814-1815) sırasında adeta bir fenomen haline gelmiş ve 1820’ de Viyana’daki bir karnaval sırasında aynı gecede 1,600 balo düzenlenmiş…

dsc_0365

Musikverein’ in ön cephesi


 

Viyana deyince hemen akla gelenler sırasında ünlü Habsburg Hanedanlığı ve hem kentin, hem de ülkenin kaderini büyük oranda etkilemiş olan Kraliçe Maria Teresia ve Kaiserin Sisi var. Ancak bunları iyi hazmetmek için Viyana’ nın tarihine kısaca bir göz atalım:


Viyana “Neolithic” çağdan bu yana yerleşim yeri olarak kullanılmış, çünkü Danube nehrinin her iki yakasındaki verimli topraklar ve uygun iklim, burayı hep yaşanır kılmış. Kent civarında kazılarda bulunan “Venus von Willendorf” heykelciği, MÖ 25,000 yılına kayıtlı ve doğa tarihi müzesinde sergileniyor.

venusfigur%20009

Venüs von Willendorf heykelciği

Viyana’da Kelt yerleşimi izlerine MÖ 500 civarında ratlanıyor (Vedunia). MÖ 15 yılında kent Roma etkisindedir ve adı “Vindobona” dır. Bu dönemde bir askeri kamp ve çevresinde sivil yerleşkeler vardır. 5. asırda barbar kavimlerin istilası sonrası Romalıların buradan sürülmesini takiben önce Langobard’lar, sonra Slav’lar ve Avar’lar ve birkaç on yıl sonra da Magyar’ lar hakimiyet ilan ederler. 1146 yılında Babenberg hanedanlığı buraya yerleşir ve Otto I, Magyarları yener. 1155 te ülke dükalık ünvanı alır ve günümüzde de var olan “Schottenstift” kurulur. 2. Henry Regensburg’ta yerleşik İrlanda’ lı papazları Viyana’ya getirir ve bir manastır kurar. Yönetim konusunda Henry’ e destek olan bu kuruma Almanca’da “Schotten” ya da “Iroschotten” yani “İskoç” anlamına gelen kelimeden hareketle bu isim verilir. Henry bunu takiben ikametini Klosterneuburg’tan Viyana’ya taşır ve Dük (Herzog) ünvanı alır. Schottenstift o kadar geniş bir bilgi ve deneyim kapasitesine sahiptir ki hem yöneticilere yardımcı olur, hem de daha sonra Viyana Üniversitesi’ nin kuruluşunda önemli rol oynar (1365).

dsc_0254

Belvedere sarayı

Babenberg’lerin son üyesi Friedrich II, 1246 yılında ölünce ülke Bohemya kralı Ottokar II tarafından ele geçirilir ve 1.Rudolf  kral seçilir, ardından 1278 de Marchfeld savaşında Ottokar’ ı yener, böylece ünlü Habsburg hanedanlığının yolu açılmış olur. Bu dönemde Avusturya gelişir, üniversite kurulur ve Macaristan ile Bohemya’nın katılmasıyla 1556 da Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun başkenti olur.

Viyana, 1529 ve 1683 yıllarında Osmanlılar tarafından iki kere kuşatılır. Osmanlıların yenilip Balkanlara çekilmesinin ardından şehir gelişir, Fischer von Erlach ve Lukas von Hildebrandt gibi ünlü mimarların önderliğinde imar edilir. 1679 ve 1713 yıllarında iki kez salgın hastalıkla boğuşan Viyana büyümeye devam eder ve 1790 da nüfusu 200,000’e ulaşır. 1805 ve 1809 da iki kez Napolyon tarafından kuşatılır, 1848 mart ayında devrim gerçekleşir. Günümüzdeki  “Ringstrasse” yani eski şehir merkezini çevreleyen yol, surların yıkıntıları üzerinde yapılır. 20. yüzyıla girildiğinde kentin nüfusu artık 2 milyon olmuştur (Dünyanın dördüncü en kalabalık şehri). Kentin bugünkü nüfusu ise 1,8 milyon civarındadır (metropolitan şehir nüfusu 2,6 milyon).

dsc_0108

St. Stephen’s katedrali

Son olarak Avusturya Cumhuriyeti “Republik Österreich” 1918 yılında ilan edilir, ülke savaşın etkisiyle hızla önem kaybeder ve 1938 yılında Almanya’ ya bağlanır, 1945 te Rus savaş uçakları tarafından Viyana bombalanır, nihayet Avusturya özgürlüğünü 1955 yılında yeniden kazanır.

Bu tarihsel özetten de anlaşılacağı gibi, Habsburg ailesi, Avusturya ve onun başkenti Viyana için son derece önemli. Özellikle Maria Teresia’ nın hanedanlıkta üstlendiği rol ve görev çerçevesinde İmparatorluğun kaderini belirleyecek adımlar atması sayesinde belki de ülke ve güzel  başkenti bugün ziyaretçilerine pek çok konuda ziyafet sunabiliyor. Prenses Sisi’  nin hüzünlü yaşam hikayesini sinema filmlerinden hatırlayanlar, yaşadığı saraylarda o dönemden kalan şahsi eşyalarına bakarak bir kere daha o döneme şahitlik ediyorlar…

dsc_0330

Albertina Müzesinde saray salonlarından birisi


 

Nihayet geldik ağız tadına. Viyana deyince bu konuda da meydanı boş bırakmayacak kadar ünlü en az iki, hatta üç fenomen var:

Viener Schnitzel, Sacher Torte ve Heuriger…

Günümüzde artık uluslararası menülerin çoğunda standart satır olarak yer alan Schnitzel, değişik etlerden (dana, tavuk veya domuz) yapılıyor olsa da, Viyana’ da sunulanlar kadar taze ve çıtır ve lezzetli olamıyor ne yazık ki. Şehirde bu geleneksel yemeği tadabileceğiniz çok yer var ama Gezmeciler size sırasıyla üç adres öneriyor:

Figlmüller Wollzeile 5, 1010 Wien. Burası en eski Schnitzel lokantası ve kesinlikle rezervasyon yapmak gerekiyor.

Figlmüller Baeckerstrasse. Burası ikinci Schnitzel lokantası, ilkine yer ayırtmadan giderseniz sizi buraya yönlendiriyorlar, ilkine 50 metre mesafede, yine de kapısında metrelerce kuyruk oluyor.

Figlmüller Lugeck. Burası da üçüncü lokanta, ilkine 30 metre uzaklıkta ve görece daha sakin (yaz aylarında burası da dolu olabilir).

dsc_0210

Figlmüller lokantası girişi

Schnitzel yanısıra diğer yerel lezzetleri tadabileceğiniz ve tavsiye ettiğimiz iki adres:

  • Rathauskeller, Rathausplatz 1, 1010 Wien
  • Augustinerkeller, Augustinerstrasse 1, 1010 Wien

 

Sacher Torte, Viyana ismiyle ününe ün katmış bir başka lezzet. Hemen her kafede bulma şansınız var ama en iyisi ve meşhuru olsun diyorsanız, kuyrukta beklemeyi göze alarak şu iki adrese gitmenizi öneriyoruz:

  • Cafe Sacher Wien. Philarmoniker Strasse 4, 1010 Wien (Kaertnerstrasse üzerindeki Hotel Sacher’in altında), ve ondan 30 metre uzaklıkta
  • Cafe Mozart. Albertinaplatz 2, 1010 Wien

    dsc_0027

    Cafe Sacher


Heuriger, Viyana’ lıların kendi olanaklarıyla yetiştirdikleri şaraplık üzümlerinden elde ettikleri taze şarapları kendi ortamlarında yerel yiyecekler eşliğinde ziyaretçilere sundukları tipik yerel lokanta. Bunların çoğunlukla bulunduğu semtler, bağların da bulunduğu Viyana kentinin kuzey batı kısımları. Bu semtler adlarıyla Grinzig, Neustift am Wald, Heiligenstadt, Sievering ve Nussdorf. Gezmeciler son olarak Neustift’teki “Wolff” lokantasını ziyaret etti ve öneriyor (Rathstrasse 46, Neustift am Walde).

Son olarak Viyana’da yapılması gereken şeylere gelirsek, bu konuda sıralanabilecek o kadar çok şey var ki, buna satırlar yetmez. Ama Gezmeciler, özellikle aşağıda sıralanan etkinlikleri atlamamanızı (pek tabii ayırdığınız zamanla orantılı olarak) tavsiye ediyor:

Schönbrunn Sarayı

Belvedere Sarayı

dsc_0288

Belvedere sarayı alt kapısı

Hofburg Sarayı

dsc_0404

Hofburg Sarayı

Hundertwasser  Haus&Museum

dsc_0159

Hundertwasser Haus

Albertina Museum

dsc_0340

Albertina müzesi

Musikverein Wien (Wiener Philarmoniker orkestrasının bir konser dinletisi)

dsc_0367

Musikverein binası

Staatsoper (ziyaret ve dinleti)

dsc_0223

Staatsoper binası

Mozart Haus

dscn2828

Mozart Haus broşürü

Haus der Musik

dsc_0038

Haus der Musik binası

Naturhistoriches Museum

dsc_0605

Naturhistoriches Museum

Museumsquartier

dsc_0698

Museumsquartier

Rathaus

dsc_0388

Rathaus ve noel pazarı

Kunsthistoriches Museum


 

Gezmecilerin bu seyahatinde birlikte olduğu sevgili dostlarına ve onların zihinsel emeklerine teşekkür borcu var. Daha önce de farklı nedenlerle ziyaret ettiğimiz Viyana’ nın görmediğimiz, tatmadığımız yanlarını onlar sayesinde ve daha büyük keyifle yaşadık. Kıssadan hisse:

“Seyahat dostlarla daha güzel…”


Tüm insanlığa,  barışın hakim olacağı yeni bir dünyada huzurlu ve sağlık dolu bir yıl diliyorum. Yeni yılın mottosu “arınma ve paylaşım” olsun…