Kuzey Britanya’ nın yıldızı, Edinburgh…

IMG_20170626_141943

Waverley’den Princes caddesi ve Scott Monument

Romalı “Britanya Valisi” Agricola MS 79’da Büyük Britanya adasının kuzeyine doğru ilerlediğinde, günümüzde adı Inveresk olan Esk nehrinin ağzına ulaşır. Burada eski bir Kelt kabilesi olan Votadini ile karşılaşır. Votadiniler, Forth nehri vadisini kontrol edecek şekilde Dunedin’ de (bugünkü Edinburgh kalesi) konuşlanmışlardır. Roma ordusu bu tarihlerde çoğunlukla orta Avrupa kaynaklı Kelt’li (Galli) askerlerden oluşuyordu.

Altıncı yüzyılda günümüz İskoçya’ sında dört krallık hüküm sürüyordu:

Kuzeyde Pict’ ler,

Uzak batıda İskoçlar,

Batıda Britonlar,

Güney doğuda Angles’ ler.

IMG_20170628_234628

Edinburgh kalesi

Bu krallıklar iki yüzyıl boyunca kavga etmişler, Viking saldırılarıyla karşılaşmışlar ve bu dönem, dokuzuncu yüzyılda Dalraida kralı Kenneth Mac Alpin’in birleşik İskoçya’yı oluşturmasına kadar devam etmiş. Kralın büyük torunu 1. Duncan, 1035 te ilk İskoç kralı olmuş.

Edinburgh’un doğusunda yüksek bir kayalık tepenin üzerinde kurulmuş olan kale, savunulması çok kolay bir yerleşim. İngilizler yedinci yüzyılda kaleyi zaptedip adını Eiden’s Burgh koymuşlar. Onbirinci yüzyılda kral Malcolm 3 kayalıkların üzerine bir de şato yaptırınca, tepenin etrafında hemen şehirleşme başlamış. 1128 de kral David 1, meşhur Holyrood manastırını yaptırmış. Manastırı koruyan Augustin topları nedeniyle manastıra açılan yola “Cannongate” denmiş. (Buradaki “gate” kapı değil, eski “gait” yani “yol” anlamına geliyormuş).

IMG_20170626_150042

Royal Mile

Ortaçağda burada yaşayan keşişler, alışılagelmiş tarz olan inzivaya çekilmek yerine, ortaya çıkıp vaaz verirlermiş. Şehrin güneyinde yaşayan keşişlerin bazıları siyah elbise giyer (Black friars), diğerleri ise “Augustinien” yani  Grey Friars olarak bilinirlermiş.

Ortaçağ Edinburg’u yün giysiler üretimiyle ünlüymüş. Yakındaki Leith yerleşimi ise Edinburgh’un limanıymış. Cowgate pazarında pazarlanan küçük ve büyük baş hayvanlar, şehirde parçalanıp halka satılırmış. 1477 sonrasında şehirdeki Grass Market’ te  tahıl ve saman satılmaya başlamış.

1329 yılında Edinburgh’ a “charter” ünvanı verilmesiyle birlikte kent hızla büyümeye ve gelişmeye başlamış. İngilizlerle İskoçların çekişme ve savaşlarına sahne olan kent, 15. Yüzyılda İskoçya’ nın başkenti olmuş. Bu yüzyılın sonlarında da kral, Holyrood sarayını yaptırmış.

16 ncı  yüzyılın sonlarında bir yazar, Edinburgh’u şöyle tarif etmiş: Doğudaki kraliyet sarayından batıdaki kaleye doğru uzanan bir mil uzunluğundaki cadde ile (Royal Mile), bunun her iki yanındaki mahallelerden oluşan bir büyük şehir.

IMG_20170628_171058

Holyrood Sarayı

1583 yılında Edinburgh üniversitesi kurulduktan sonra 1633 yılında 1. Charles Edinburgh’ ta taç giymiş. Charles, halkın dinini değiştirmek isteyince uzun süren isyanları bastırmak zorunda kalmış ve sonunda halkın kendi dinini tanımış.

18 inci yüzyıl ortalarına gelindiğinde kent o kadar kalabalıklaşmış ki, kuzeyde yeni bir şehir kurulması için yarışma başlatılmış. Yarışmayı kazanan mimar James Craig’ in planlarına uygun olarak imar edilen kuzey bölgesinde yepyeni bir Edinburgh inşa edilmiş.

IMG_20170626_140013

Princes Street Garden

1783 yılında, kurucuları arasında ünlü bilim insanı Adam Smith’ in de bulunduğu “Edinburgh Kraliyet Sosyetesi” kurulmuş. Bu sıralarda Leith limanında önemli bir gemi inşa endüstrisi faaliyet gösteriyormuş. 19. Asırda Edinburgh, üretimde liderliği Glasgsow’ a kaptırınca şehirde önemli iş kolları basım ve biracılık olmuş. Bu dönemde hukukçular ve bankacılar da azımsanmayacak sayıdalarmış.

Edinburgh’ un bir diğer ünvanı da “Kuzeyin Atinası”  dır. Bunun nedeni, 1700 lü yıllar boyunca pek çok Avrupa kentine esin kaynağı olan Roma’ nın mimari değerlerini görmeye gelen İngiliz mimarların, edindikleri bilgileri kuzeye taşımaları ve 1822 yılında Edinburgh’ lu artist Hugh Williams’ ın şehirde açtığı Roma Mimarisi sergisini gezen halkın zihinlerinde oluşan Atina-Edinburgh mimari benzerliği imajıdır.

Demiryolu ile 1842 yılında tanışan kentin sokakları ve caddeleri 1895 yılında elektrikle aydınlanmaya başlamış. Ünlü bilim insanı Alexander Graham Bell 1847 de ve  Sherlock Holmes’ in yaratıcısı Arthur Conan Doyle 1859 da Edinburgh’ta dünyaya gelmişler. Her yıl Ağustos ayında tekrarlanan Edinburgh festivali ilk kez 1947 de yapılmış, İskoçya Parlamentosu ise 1999 da açılmış.

IMG_20170625_214306

Haymarket meydanı

Edinburgh’a İstanbul’ dan direk uçuş var. Londra’dan gitmek isterseniz de havayolu, tren ya da otobüs ile seyahat olası. Biz tren ile Kings Cross istasyonundan dört buçuk saat süren keyifli bir yolculuk sonrası ulaştık Edinburgh’ un Waverley istasyonuna. Şehirde biri eski (Haymarket) diğeri de yeni (Waverley) iki istasyon var. İstasyondan çıkınca önünüzde uzanan Princes Caddesi güneyindeki yeşil vadi (Princes Street Gardens) ve onun kenarındaki sarp kayalıkların tepesinde bulunan kale ile kuzeydeki geniş yerleşimi birbirinden ayırıyor.  İkinci önemli cadde ise yukarıda bahsi geçen tarihi Royal Mile.

IMG_20170628_233122

Edinburgh Film Festivali gösteri merkezi

Edinburgh’ ta konuşulan lisan İngilizce olmakla birlikte ağır bir İskoç aksanı da mevcut. Her şeyden önce kentin adı bildiğimiz gibi “Edinburg” şeklinde değil, “Edinbra” olarak telaffuz ediliyor. Genellikle gençler aksanlı konuşuyor ve anlamak için çok dikkat sarfetmek gerekiyor. Şehri gezerken “hop on hop off” tarzı çift katlı otobüsleri kullanmak çok pratik ve üç günlük kombine bilet alınarak ucuza hem gezi hem müze ziyaretleri yapılabiliyor. Farklı renklerdeki üç hat değişik rotalar izlese de hemen her yeri bunlarla gezmek olası.

Kuzey limanı Leith’te kıyıya bağlı duran eski kraliyet gezinti yatı Britannia da görülmeye değer. Bir de Holyrood   sarayından yürüyerek de çıkılabilen bir tepe var. Holyrood Parkı içinde bulunan ve Arthurs Seat adı verilen bu tepe aslında 2000 yıl öncesinden kalma eski bir volkan. Deniz seviyesinden 251 metre yüksekteki tepesi güzel bir manzara sunuyor ziyaretçilere.

IMG_20170628_142343

Britannia yatı

Holyrood sarayı, günümüzde ziyarete açık ancak her sene Kraliyet ailesi mensupları belli tarihlerde gelip burada kaldıklarında ziyarete kapanıyor. Ünlü Edinburgh Festivali, her sene Ağustos ayında üç hafta boyunca yapılıyor ve çeşitli ülkelerden gelen opera, müzik, tiyatro ve dans sanatçıları performanslarını burada sergiliyorlar. Doğal olarak bu dönemde şehir çok kalabalık ve pahalı oluyormuş…

Görülecek yerler:

Edinburgh kalesi

Royal Mile

Princes Street

Holyrood sarayı

National Museum of Scotland

Royal Botanic Garden

Royal Tacht Britannia (Leith limanı)

Calton Hill. Bu tepeden de şehir manzarası güzel, burada ayrıca pantheon kalıntıları ve bir de gözlem kulesi var.

George Street (cadde üzerinde “The Dome”) Bu caddeye açılan sokaklarda pek çok bar var ve hepsi birbirinden güzel.

Arthurs Seat

St. Giles’ Cathedral (Royal Mile üzerinde)

Ağız tadı:

İskoçya bol su kaynakları, gölleri (lochs), nehirleri ve denizleriyle bereketli bir çok besin kaynağına sahip olmakla ünlü. Ayrıca son derece verimli toprakları ve iklimi sayesinde yılın her zamanında bol ve çeşitli gıda bulmak olası. Av etleri, deniz ürünleri, küçük ve büyük baş hayvan besiciliği, arpa, yulaf ve sebze üretimiyle adeta bir besin cenneti.

IMG_20170627_184514

The “Dome”

Vikinglerin sekizinci yy sonlarında beraberlerinde buraya getirdikleri tuzlama ve tütsüleme geleneği ve meşhur Aberdeen Angus besiciliği sayesinde İskoçya mutfağı bir hayli zenginleşmiş. Domuz eti bu yörede çok ilgi çekmiyor. Angus, kuzu, koyun ve geyik eti tüketimi çok. Keklik, kaz, güvercin ve tavşan eti de kullanılıyor mutfakta. Deniz ürünleri ise hem bol, hem taze. En çok tüketilenler ise somon, uskumru, mezgit, ringa ve alabalık. Kabuklu deniz mahsullerinin hemen hepsi bulunuyor İskoçya’da.

Yulaf ve arpa en çok yetiştirilen tahıl ürünleri. Yumrulu sebzeler ve berilerin her çeşidi mevcut.

Haggis: En çok bilinen geleneksel İskoç yemeği. Koyunun akciğeri, kalbi ve karaciğeri haşlandıktan sonra soğan, yulaf, tuz ve biber ile yoğrulup çekildikten sonra koyunun işkembesine doldurularak sıkıca dikilir ve birkaç saat suda pişirilir. Haşlanmış patates ve şalgam ile tabakta servis edilen bu yemeğin, bir zamanlar Vikinglere güç verdiğine inanılırmış…

Porridge: Antik İskoçya’ dan bu yana bilinen bu yemek, yulaf ezmesi, su ve tuz ile yapılıyor. Kaynayan suya yulaf ezmesinin yavaş yavaş ve karıştırılarak eklenmesi ve pişmeden önce tuz ilave edilmesiyle elde edilen koyu kıvamlı çorba istenirse süt kremasıyla servis ediliyor. Eski İskoçya’da dünyanın ilk “fast food” u olarak da biliniyor porridge, çünkü büyük kazanlarda pişirilip soğumaya bırakıldıktan sonra dilimlenerek heybeye atılır ve gün içinde acıkınca yenilirmiş…

İskoçya’da yapılan kekler, pudingler ve şekerlemeler de çok biliniyor. Bunlara en güzel örnek, üzeri badem yapraklarıyla bezenmiş meyvalı kek (Dundee Cake).

IMG_20170627_175536

“Ale” çeşitleri

İçecekler konusuna gelince, bu satırlar anlatmaya yetmez hepsini. Yüzlerce çeşit Ale ve pilsen biraları, bazen bir şişesi 5,000 pounda satılan ünlü ve bol çeşitli İskoç viskileri ve bu uğurda özel olarak düzenlenen turistik tadım turları, ve son derece masum, alkolsüz ve fakat Amerikan Coca-Cola’ sına adeta kafa tutacak kadar sevilen ve beğenilen “Irn Bru Scottish Soda” sı.

Bu tarihi ve güzel kenti ziyaret etmeyi düşünüyorsanız şayet, festival harici beş tam gün ayırmanızı tavsiye ederim. Viski tadım turu ve festivalle birleştirecekseniz eğer sekiz gün ayırmanız yerinde olur. Keyifli seyahatler…

 

 

Reklamlar

Nördlingen ve Harburg

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

NÖRDLİNGEN

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

HARBURG

Bundan yaklaşık 15 milyon yıl önce bir meteorit yeryüzüne çarpar ve kocaman bir krater oluşturur çarptığı yerde. Bu kratere yakın bir yerde de 1. ve 3. asırlar arasında sivil bir yerleşim vardır, o zamanlar bilinen adıyla “Nordilinga” olan. Aynı dönemlerde bir de Roman şato olduğu biliniyor burada. 1215 te İmparator Frederick şehri Regensburg’ tan satın alıp bağımsız bir kraliyet kentine dönüştürür.

kilise-yan-cephesi

Kent meydanı

 

Nördlingen adı ise, ilk kez 1219 yılında, ortaçağın on gün süren meşhur “Whitsun” fuarında  geçiyor. 14., 16. ve 17. asırlarda surlar genişletilip güçlendirilir saldırılara karşı koyabilmek için. 1427-1505 yılları arasında St. George kilisesi ve 90 metre yüksekliğindeki “Daniel” çan kulesi yapılır.

stadtmauermuseum

Stadtmauermuseum

 

Kent gelişen haliyle 1522-55 yılları arasında bölgedeki reformlara dahil olur ve 1634 yılında meydana gelen Nördlingen savaşında şehir kuşatılır, nüfus azalır. 1802 de kent Bavaria’ ya bağlanır.

sehir-meydaninda-bir-eser

Kent meydanında modern bir figür

 

Nördlingen’de görülebilecek başlıca yerler Geç Gotik döneme ait Hall kilisesi, Marktplatz, ticari binalar, hastane, St. Salvator kilisesi (1442) ve açık hava tiyatrosu. Ayrıca kilise çan kulesine çıkılarak gök taşının çarpma etkisiyle oluşturduğu krateri görmek de mümkün.

kilise

Kilise

 

 

Harburg kalesi, Romantik Yol üzerinde en iyi korunmuş ortaçağ kalelerinden birisi. 12. yüzyıl ortalarında kaleden ilk kez “Staufer Kraliyet Şatosu” olarak bahsediliyor. 13. asrın sonlarında, Harburg’ un varoluş nedeni olan Oettingen kontları ve sonrasında Prensesi, şatoyu teslim alır.

kale-disi

Kalenin dışarıdan görünüşü

 

Kaleye çıkan yolda eski bir Taşköprü var ki tamamen restore edilmiş. 1754 ten kalma Sinagog, “Moserhaus” un da bulunduğu Marketplace, “Strölinhaus”, St. Barbara ve Herz-Jesu kiliseleri görülebilir.

kapilardan-bir-digeri

Kale kapısı

 

Eski adı bozkır kalesi “Horeburg” olan kale, bu şirin kente adını da vermiş. Kasaba yüzyılllar boyu asil bir aile olan “Welfs” lere aitmiş. 1848 den başlayarak, özellikle de 1854 te imzalanan Alman Ticaret Paktı  ile serbest pazar ekonomisinin avantajlarını kullanan Harburg, kısa sürede Hanover Krallığı’ nın lastik ve yağ tohumu konularında önemli bir limanı oluverir.

gezmeci-harburg-kalesinde

Gezmeci Harburg kalesinde

 

İkinci dünya savaşında ağır yara alan Harburg’ ta başlayan restorasyon çalışmaları ile kentin görüntüsü tamamen yenilenir. Harburg’ ta  “Aussenmühlenteich” gölü 1565 yılında Dük 2. Otto tarafından yaptırılmış ve etrafında yürüyüş yolları, hamam, sauna, termal banyo ve su sporları gibi olanaklar var. Her yıl aralık ayında Town Hall önündeki alanda noel pazarı kuruluyor.

 

Dinkelsbühl ve Wallerstein

Kuleleriyle ve kapılarıyla birlikte binaları da çok iyi korunmuş olan Dinkelsbühl, Wörnitz nehri vadisinde kurulmuş ve oldukça geniş bir alana yayılmış. Tarihi ticaret yolları kentin merkezinde buluşuyorlar. Dokuzuncu asırda iki önemli kraliyet yolunun korunması amacıyla surlar ve bir Fransız kraliyet sarayı inşa edilmiş. Kentin adı, ilk kez 1188 tarihli ve kral Barbarossa’ nın şehri hediye ettiğini belgeleyen bir tapu kaydında “burgus Tinkelspuhel” olarak geçiyor.

weinmarkt

Weinmarkt

 

1380-1440  yılları arasında şehir duvarları ve su hendekleri yapılmış. Geç Gotik döneme ait St. George manastırı 1448-49 yıllarında inşa edilir. Otuz yıl savaşları sırasında 1632 yılında İsveç’ li ordular kenti zapteder. 1806 yılında Bavaria’ ya bağlanan Dinkelsbühl’ e 1888 yılında Berlin ve Münih’ ten gelen sanatçılar, şehrin güzelliğinden etkilenerek çeşitli eserlere imza atarlar.

wornitz-tor

Wörnitz Tor

 

İki büyük dünya savaşından da yara almadan çıkan kentte günümüzde St. George kilisesinin bulunduğu yerde görülebilen ahşap haç, bir zamanlar kent kabristanının ve St. Vitus şapelinin olduğu yer. Rivayete göre burada gerçek boyutlarda 12 adet som gümüşten havari heykeli varmış. Otuz yıl savaşları sırasında şapelin papazı bu heykelleri  ele geçirilmesinden korkarak gizli bir yere götürüp gömmüş ve hemen sonra kendisi de ölmüş. Bazı ziyaretçiler, özel zamanlarda kilise bahçesinden geçerlerken, beyazlar giymiş bir kadının kendilerine göründüğünü ve oradan uzaklaşmalarını isteyen hareketler yaptığını söylerlermiş. Bu kadının, papazın yönetimindeki aşçı olduğu ve hala heykelleri koruma güdüsüyle ziyaretçilere göründüğü söyleniyor…

renk-uyumu-da-onemli

Pasta dilimi gibi binalar

 

Şehirde 16 kuleye ve 4 kapıya sahip surlar görülmeye değer. Nikolaus Essler’ in planlarına göre 1448-99 yılları arasında inşa edilen St. George kilisesi de gezilebilir. 1600 civarında “Market Hall” olan Town Hall, festival salonlarına sahip. Eski şehir merkezi, ortaçağ evlerinin adeta geçit töreni yaptığı bir yer gibi.

Hastane binaları, Holy Spirit kilisesi (1700), devlet tiyatrosu, konser salonu diğer görülebilecek yapılar. St. Paul’s kilisesi (1840-43) ve yaz tiyatro festivalinin yapıldığı Battlement bahçesi de ziyaret edilebilir.

st-george-kilisesi-yan-cephesi

St. George Kilisesi ve meydan

 

Ries bölgesinin kalbinde yer alan şehir, Oettingen-Wallerstein prenslerinin ikamet adresi. Kent merkezinde tarihte meşhur salgın hastalık  belasını betimleyen “salgın” ya da “kutsal Trinity” heykeli bulunuyor.  Şato 1188 yılında yapılmış. Kentin adı 1238-74 tarihli eski dökümanlarda “Steinheim” yani “kaya yurdu” olarak geçiyor.

sehrin-ana-caddesi

Ana cadde ve Salgın heykeli

 

1261 de Oettingen kontları şehri ve şatoyu kuşatıp alırlar. 1612-13 te St. Alban kilisesi yeniden yapılır. 1648 de şato yıkılır. 16.-19. asırlar arasında Wallerstein bir taşra şehri olarak gelişir. Salgın heykeli 1722-25 arasında yapılıp yerine konulur. Şehre yakın bir konumda 65 metre yüksekliğinde bir “Wallerstein Felsen” kayası var ve buradan kent çevresinin manzarasını seyretmek mümkün.

hastane

Hastane binası

 

Ziyaret edilebilecek yerler arasında Saray (1805), St. Anna şapeli (1498), Kraliyet atçılık okulu (1741-51), saray bahçesi, Moritz Şatosu (1803-04) ve Orangery sayılabilir.

Yolumuzun üzerinde sırasıyla Nördlingen ve Harburg var….

Schillingsfürst ve Feuchtwangen

Etiketler

, , , , , , , , ,

 

Viyana ve Bologna bloglarımın yayını için ara verdiğim “Romantik Yol” serisine, yol üzerindeki iki önemli yerleşim ile devam ediyorum.

dsc_0114

Schillingsfürst şatosu

Almanya’da Rhein (Ren) ve Danube (Tuna) nehirleri arasında 550 metre yükseklikte yer alan bir sağlık merkezi Schillingsfürst. Şehrin uzaklardan da görülebilen abide yapısı, Waldenburg, Langenburg ve Weikersheim‘ın  Hohenlohe aileleriyle yakın bağları olan Hohenlohe-Schillingsfürst prensinin şatosudur (1723-50).

dsc_0117

Şato içindeki av hayvanları koleksiyonu

 

Tarihte 1316, 1525 ve 1632 yıllarında defalarca yıkılan eski şatoların yerine Prens Karl Albrecht Schillingsfürst tarafından yaptırılmış mevcut bina. 1894-1900 yıllarında Prens Chlodwig von Hohenlohe, Alman Krallığı’ nın başkanı ve Prusya devletinin başbakanı olarak burada yaşar.

dsc_0131

Ludwig Doerfler Resim Galerisi

İlk yazılı kayıt, 1000 yılları civarında şatonun 3. Otto tarafından Würzburg Kardinalliğine hediye edildiğini gösteren bir tapu belgesi. Şato daha sonra 1300′ lü yıllardan itibaren Hohenlohe ailesi tarafından kullanılmış.

Günümüzde bir müzeye ev sahipliği yapıyor ve adeta bir av köşkü görüntüsünde. İçerisinde türlü hayvanların doldurulmuş bedenleri, av kıyafetleri ve silahları sergileniyor.

dsc_0127

Şatodan şehrin görüntüsü

Görülebilecek yerler:

Barok Schillingsfürst Kalesi

Mozoleum ve Kardinaller Bahçesi

Su kulesi (1902) içindeki duvar resimleri, kentin su temini konusunda geçirdiği evrimi gösterir.

Brunnenhaus (1702 yılına tarihli su kuyusu yapısı)

Ludwig Doefler Galerisi

 

Schillingsfürst‘ ten ayrıldıktan sonra yol üzerindeki ilk yerleşim olan Feuchtwangen ise, Sulzach nehri üzerinde hemen hemen 1200 yıllık geçmişe sahip bir festival şehri. Franconia‘ nın festival salonu olarak da bilinen Eski şehir meydanı her yaz  ilki 1949 yılında yapılan “Cloister Festival” için hazırlanıp süsleniyor.

img_20160924_125928

Şehir meydanı

Şehirde sekizinci yüzyılda “Fluchtinwanc” adında bir “Benedictine” manastırı ve bir Fransız kralına ait saray bulunurmuş. Manastır 1197 yılında sadece erkekler korosunun bulunduğu bir ibadethaneye dönüştürülmüş. 1200 yılından itibaren bağımsız bir krallık olan şehir, bu ünvanını 1376 yılında kaybetmiş.

dsc_0139

Meydandaki çeşme

1400 yılı civarında üç kapılı ve 14 kuleli şehir surları inşa edilmiş. 1563 te reformlar sırasında manastır kapatılmış. 1806 da kent Bavaria‘ ya katılmış. 19. asırda kentin pek çok yapısı yıkılmış, 2000 yılında da bir “Casino” açılmış burada…

dsc_0159

Korunmuş yapı stoku örneği

Görülebilecek yerler:

1726  yılından kalma bir barok çeşmenin de bulunduğu şehir meydanı

13/14.asırdan kalma Collegiate kilisesi

12. asırdan kalma Romanesk Cloister

1257 tarihine kayıtlı St. John kilisesi

Feuchtwangen gazinosu

Bundan sonra rotamızda bir başka güzel ortaçağ kenti olan “Dinkelsbühl” var…

 

Bologna, kızıl cazibe…

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 

Müzik dünyasının “yaşlı bayan” ünvanıyla andığı Bologna, 1088 yılından bu yana Avrupa’ nın en eski üniversitelerinden birisine ev sahipliği yaptığı için genç kalmayı başarabilmiş. Bu açıdan bakıldığında kent, tarihi anlatan bir kitap niteliğinde. Taze yoğrulmuş sarı hamurdan kesilen erişte ile kendi adını taşıyan sosun birleşiminin sunduğu ağız tadı, kırmızının hemen her tonuna aşık mimarisi, kuleleri, portico’ ları, üniversitesi, sergileri, müzeleri ile rahat yaşanan ve gezilen bir tarihi şehir daha…

dsc_0524

Piazza Maggiore

 

Bologna, İtalya’ nın Emilia Romagna bölgesinde ve Po nehrinin suladığı ovada Reno ile Savena akarsularının arasındaki uygun konumu sayesinde ekonomik, kara ve demiryollarının kesişme noktasında olması nedeniyle de stratejik öneme sahip. Etrüsk’ lerin MÖ 1000 yıllarında kurdukları şehrin ilk adı Felsina. Daha sonra Gallerden gelen yeni sahipleri de MÖ 196 da Romalılara yenik düşünce adı Bononia olmuş. Charlemagne kenti ele geçirene kadar Bizanslıların ve Longobard’ ların yönetimine giren Bologna, 1183 yılındaki Constance barış anlaşması sonrası gelişmeye başlamış ve “Case Torri” yani “Kuleler evi” haline gelmiş. Bu dönemde Avrupa’ nın beşinci büyük kenti olan Bologna’ nın neden kuleleriyle anıldığı ise ayrı bir hikaye konusu…

dsc_0512

Due Torri

 

Zamanın ünlü aileleri, güçlerini ifade etmek için kuleler inşa ettirmeye başlayınca 12. asrın sonlarında kule sayısı yüzün üzerine çıkıvermiş. Kuleler aynı zamanda askeri amaçlara da hizmet etmişler. Bunlardan günümüze 17 tanesi ulaşabilmiş. En ünlüleri ise, Garisenda ve Asinelli kuleleri. En yüksek olan Asinelli kulesi 97 metreye yükseliyor (İtalya’ nın en yükseği)  ve 498 basamaklı merdivenle çıkılıyor. Tepesinde düşeyden 2,23 metre yana yatmış durumda. Diğeri ise ilk yapıldığında 60, üst katları tıraşlandıktan sonra  48 metre yüksekliğinde ve Asinelli’ nin ters yönünde  tabanına göre 3,22 metre yana yatık duruyor.

dsc_0178

Portico örneği

 

Şehre ün kazandıran bir başka özellik revaklı yapı mimarisi. “Portico” olarak bilinen bu mimari, cadde ve sokaklar boyunca uzanan binaların altlarında kemerlerle oluşturulmuş yürüme  yolları sunuyor insanlara. Dolayısıyla yazın güneşten ve sıcaktan, kışın da yağmur ve kardan korunarak bu üzeri kapalı yollarda rahatça yürüyebiliyorsunuz. Yolun yüksekliği de zamanın koşulları dikkate alınarak tasarlanmış. At üzerindeki bir binici eğilmeden bu yollarda ilerleyebiliyor. Şehirde toplam 28 km portico olduğu ifade ediliyor. Şemşiye satmak ve tamir etmek hiç de iyi bir meslek seçeneği değil Bologna’da…

Bir zamanlar ticaretin rahat yapılabilmesi ve özellikle tekstil ürünlerinin şehir içinde kolay nakli için yapılan su kanallarından günümüze sadece birkaç tanesi gelebilmiş.

dsc_0766

Su kanalı

 

Kentin talihsiz dönemleri de var. İkinci dünya savaşında ağır darbe almış Bologna fakat buna karşın direnişin de adeta merkezi haline gelmiş. İkinci darbe ise 2 ağustos 1980 tarihinde vurulmuş kente. Merkez tren istasyonunda neo-faşistlerin patlattığı bomba 85 kişinin ölmesine yol açmış.

dsc_0419

Merkez tren istasyonu

 

Bologna tamamen düz bir şehir değil. Colle della Guardia tepesindeki Madonna of St. Luca kutsal tapınağı 290 metre yüksekliğindeki tepenin üzerine inşa edilmiş ve Bologna’da bolca bulunan kent kapılarından (on iki adet) birisi olan Sarragoza kapısından tapınağa kadar 3,7 km uzunluğunda bir portico’ dan ilerleyerek bu yüksekliğe tırmanıyor ve tapınağa ulaşıyorsunuz.

dsc_0619

Madonna of St. Luca

 

Bologna aynı zamanda “Kızıl Şehir” (La rossa) olarak da biliniyor. Bunun nedeni ise, yapı mimarisinde kullanılan kırmızı renkli kiremitler, tuğlalar, taşlar ve boyalar.

Bu şehirde yaşamanın çok rahat ve kolay olduğunu söyleyenler, “bir şey mi yapmak istiyorsunuz? Olduğunuz gibi sokağa çıkıp rezervasyon yaptırmadan, canınızın çektiği yerde yemek yiyebilir, müzik dinletisine, sinemaya ya da tiyatroya gidebilir, sergileri rahatça gezebilirsiniz” diyorlar….

Bologna’ nın önemli yapılarına gelince:

En büyük meydan olan Piazza Maggiore etrafında toplanmış mimari şaheserlerden birisi Palazzo Accursio (13-14. asır).  Mimar Bartolomeo Fioravanti tarafından tasarlanan bu saray, 1200 yılından bu yana kent belediyesine hizmet ediyor. Antik sanat eserleri sergisi ve Morandi müzesi de bu binada.

dsc_0128

Palazzo Accursio

 

San Petronino Bazilikası (14-17. asır). Hristiyan aleminin en büyük kiliselerinden birisi olan yapı, Antonio di Vincenzo tarafından yapılmış. İçeride Giovanni da Modena, Jacopo di Paolo, Lorenzo Costa ve Amico Aspertini gibi ressamların eserleri var.

dsc_0448

San Petronino Bazilikası

 

Palazzo dei Notai (14-15 yy). 1287 yılından bu yana noterlerin yerleşik olarak bulunduğu bir yapı ve 1442 yılında restore edilmiş.

Palazzo dei Banchi, cephesi kumtaşı tuğlasından yapılmış, bir seri kemer ve iki geçiş yolu olan tarihi bina. Arkasında dar sokakları ve güzel dükkanları, lokantaları, kafeleri,  yani bir tür eski çarşıyı barındırıyor.

Palazzo del Podesta, 13. asrın ortalarında iki yapıdan oluşacak şekilde Romanesk tarzda inşa edilmiş. Birisi belediye başkanının konutu ve Nettuno meydanına bakıyor, diğeri ise Halk başkanının konutu ve Orefici caddesine bakıyor. Rönesans döneminde kullanılan binlerce çeşit seramik kaplama binaya ayrı bir değer katıyor.

Palazzo Re Enzo 1244-46 arasında inşa edilmiş ve o zamandan beri belediye ve noter arşivi olarak hizmet veriyor. Adını burada ölene kadar (1272) hapis yatan ve 2. Federico’ nun oğlu olan kral Enzo’ dan alıyor.

dsc_0101

Palazzo Re Renzo

 

Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi), 1566 da doğan heykeltraş Giambologna’ nın en büyük eseri. Günümüzde bakım onarım için bir süreliğine kapalı.

Palazzo dell’Archiginnasio, 16. asırdan bu yana Üniversite tarafından kullanılıyor. “Terribila” yani “korkunç” lakaplı mimar Antonio Morandi tarafından yapılmış bu binanın içinde o zamanlar tıp fakültesine hizmet eden ve tamamı sedir ağacından yapılmış bir anatomi tiyatrosu var.

Loggia del Carrobbio, 1384 yılında inşa edilmiş “tüccarlar sarayı”.

Due Torri (1109-1119), yani iki kuleler, yukarıda bahsettiğim gibi şehrin sembolü haline gelmişler.

dsc_0322

İki kuleler

 

Cattedrale di S. Pietro, 910 da yapılmış, 1131 de yangında hasar görmüş, sonrasında Alberto tarafından yeniden inşa edilmiş.

Basilica di S. Domenico

Chiesa di S.Giacomo Maggiore

Chiesa di S. Francesco

dsc_0650

S. Francesco kilisesi

 

Chiesa di S. Stefano  ve daha pek çok eser şehri süslüyor.

Bologna’da metro yok, ancak yerüstü ulaşım sistemi o kadar güzel kurulmuş ve çalışıyor ki, hiç başka araca gerek duymadan istediğiniz yere rahatça ulaşıyorsunuz. Otobüs ve troleybüslerden oluşan ulaşım ağı için gitmeden cep telefonuma indirdiğim “Tpiü” isimli uygulama, hatları, durakları ve seçtiğiniz duraktan bir sonra ve daha sonraki otobüs geçiş saatini ve her türlü bilgiyi anlık (on-line) olarak sunuyor. Sadece bazı otobüslerde yaklaşan durak anonsu çalışmıyor ya da duyulmuyor, dikkatli olmak gerek. Şehirlerarası trenler ise çok verimli, dakik ve makul fiyatlı. İstediğiniz yere çok hızlı ve rahat gidip gelebiliyorsunuz.

dsc_0803

Bağımsızlık caddesinde belediye otobüsü

 

Ağız tadı:

Ortaçağ’ dan bu yana, güçlü İtalyan ailelerin  etraflarında topladıkları en iyi aşçıların yardımıyla geliştirdikleri Bologna mutfağı, bir Üniversite kenti olan ve bu nedenle yakıştırılan La “dotta” (Bologna the learned) yani “Bilgili” Bologna lakabını, La “grassa”/La “ghiotta”  (the fat/the greedy) yani şişman ya da açgözlü olarak değiştirecek kadar ileri gitmiş. En ünlü menülerinden bazıları:

Tagliatelle alla Bolognese: Bu yemek iki geleneksel unsurun birleşiminden oluşuyor. Ragu, yani yahni (lasagne’ nın da içinde bulunuyor) ve el yapımı erişte. Bologna’lılar spaghetti kullanmıyor çünkü spaghetti daha çok güneyde, yani “durum” buğdayının bol yetiştiği coğrafyada daha popüler olmuş. Bologna’da ise, beyaz un daha bol bulunduğundan, taze yumurta kullanılarak sarı hamur elde ediliyor ve erişte bundan yapılıyor.

Tortellini: Bu yemeğin ilginç bir hikayesi var. Efsaneye göre dönemin Papa’sının kızı Lucrezia Borgia bir gün Modena yakınlarındaki Castelfranco Emilia kasabasını ziyaret eder. Kaldığı hanın sahibi kızın güzelliğine hayran olur ve bir gece oda kapısının anahtar deliğinden kızı gözetlemek ister ama sadece kızın göbek çukurunu görebilir. O kadar etkisinde kalır ki, takip eden günlerde yoğurduğu sarı hamurdan göbeğe benzeyen şekilde parçalar kesip pişirmeye başlar. Böylece bildiğimiz tortellini doğmuş olur…

Mortadella: Bologna ile özdeşleşmiş bir et ürünü, bildiğimiz salamın oldukça iri boyutlusu ama çok lezzetli. 14. asırdan beri var olduğu söyleniyor ve Bolognalılar için gerçek bir övünç kaynağı. Tabaklarda Parma’ nın meşhur Prosciutto Crudo di Parma ve Parmigiano Reggiano ürünleriyle birlikte sunulabiliyor.

Lasagne: Pek çok şehir bu yemeği sahiplenmekle birlikte Bologna en iyi versiyonunu sunuyor olabilir. Taze hamur ve bolognese sosu ile böyle olması da çok doğal.

Dondurma (gelato): Bu bölgeden kaynaklanmasa da dondurma üretiminde ve ihracında önemli bir paya sahip Bologna. İki kulelerin hemen dibindeki “Galeteria Gianni”  dondurmacısında bunu test etmeniz mümkün…

Gezmeciler bir lokantaya uğramadan Bologna’ dan dönmemenizi salık veriyor. Meşhur “Tamburini”  şarküteri ve lokantası. Burası Maggiore meydanından Palazzo dei Banchi yönünde ilerlediğinizde içine girdiğiniz çarşıda bir köşeyi kaplayan büyük bir şarküteri mağazası ve aynı zamanda lokanta. Kışın bile kuyruk oluyor ve bildiğimiz kadarıyla rezervasyon imkanı da yok. Mecburen kuyruğa girip yer açılmasını beklemek ve sonra yemek gerekebilir. Adresi:

Via Caprarie 1, 40124 Bologna. Afiyet olsun…

dsc_0163

Tamburini marketi ve lokantası

Gezmeciler bu tarihi kenti çok beğendi. Tavsiyemiz, ziyaret etmek isteyenlerin hem bu kente yeteri kadar zaman ayırmaları, hem de burayı bir üs gibi kullanarak yakın çevredeki diğer şehirleri (Ferrara, Parma, Padova, Modena, Rimini, Ravenna, Floransa, Venedik vb.)gezip görmeleri…Biz öyle yaptık ve yakında size Ferrara ile Parma’ yı da tanıtacağım.

Viyana, Avrupa’ nın müzik başkenti…

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 

 


Ziyaretimiz sırasında gittiğimiz Musikverein Wien konser salonunda, Daniel Barenboim yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası’ nın konserinde çalınan kompozisyonlardan birisini bu bloğumun başında Berlin Filarmonu Orkestrası’ nın  yorumuyla dinlemenize sunuyorum. 


 

Viyana deyince akla gelen birden fazla özdeş kelime vardır. Bunların başında da “Müzik” gelir. Yaşamımın bir döneminde müzik eğitimi aldım, enstrümanlar arasında gitar ilgimi çekti ve bir süre çaldım. Lise yıllarıydı, üç yıl aynı sırayı paylaştığım sevgili arkadaşım müzisyen ve yazar Aydın Büke, daha sonra yaşamını müziğe adadı ve konservatuar eğitimi sonrasında kariyerine  Avusturya’ da  devam ederek  yurda döndü.  İş hayatı bizi birbirimizden koparttıktan otuz yıl sonra tekrar bir araya geldik ve geçtiğimiz günlerde Viyana’ya bir kültür ziyareti  yaptık.  Şimdi O’ nun affına sığınarak “Müzik” ile “Viyana” arasındaki bağı kısaca anlatmaya çalışacağım…

img_20161216_163932

Musikverein konser salonunda Aydın Büke ve Gezmeciler


 

Müzik enstrümanlarının tarihi taş devrine kadar uzanıyor. Antik Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Çin’de zengin müzik gelenekleri olduğu biliniyor. Babil’ in müzik teorilerinin bir şekilde Yunan medeniyetini etkilemiş olabileceği ve bu yolla Avrupa’ya ulaştığını söylemek yanlış olmaz. Antik Yunanların arp, lir, davul, çimbal vb gibi aletleri kullandıkları anlaşılıyor. Yunan müzik teorisi MÖ 500 de Pisagor’ dan MS üçüncü asıra kadar evrilerek gelmiş ve Aristides Quintilianus’ un “De Musica” adlı eserinde bir bilgi hazinesi olarak ortaya çıkmış.

Plato ve Aristo, “eğitim, insan vücudunu disipline etmek için jimnastiği, zihni disipline etmek içinse müziği kullanır” diye ifade etmişler. Çok doğru buyurmuşlar. İnsan yaşamı için bu kadar değerli ve vazgeçilmez olan müziğin, notalar sistemiyle yazılı hale getirilmesi tarihi ise oldukça karışık. Taşlara, kil tabletlere ve papirüs kağıtlara yazılmış notalar bulunmuş olmakla birlikte, bunların düzenli ve kalıcı bir biçimde nesillere aktarılmış olduğuna dair bulgular düzensiz.

dsc_0042

Haus der Musik

Ancak bu işin ilk defa organize olarak ele alınması, 9. ve 10. asırlarda  orta Avrupa’daki Katolik kiliselerinde gerçekleşiyor.  Çünkü Tanrının evleri o devirlerde sadece dini amaçlara hizmet etmiyor, bünyelerinde pek çok  bilgi hazinesi barındırıyorlar ve adeta bir okul gibi, eğitim, siyaset, tıp, mimari ve idari konularda devrin yöneticilerine destek oluyorlarmış. Bu sıralarda kral Şarlman ‘ın (Charlemagne) Almanya’da  Alcuin’ de kurduğu bir ekip, bilgilerin derlenip ulaşılabilir hale getirilmesi ve sonraki nesiller tarafından kullanılabilmesi için çalışır ve bu sayede diğer bilgi hazinesiyle birlikte müzik notaları da hayat bulur.

Bu tür çalışmalarda değerli kaynaklara sahip İspanya’ nın Seville kentinden Isıdor, 9. asırda şöyle demiş: “Eğer yazılı hale getirilemiyorlarsa sesler, insanlar tarafından hatırlanmadığı sürece yok olup giderler…”.

dsc_0077

Schubert zamanına ait bir gitar

Avrupa’da 12. ve 13. asırlarda yeni enstrümanlar ortaya çıkar. Bunların bazıları pirinçten mamul trompet ve kornolardır (modern üflemeli sazlar). Derken çok sesli müzik (Polyphony) kendini gösterir Fransa’da ve 11. -13. asırlarda gelişir.

Yaylı sazların ilk kez muhtemelen orta asya’da kullanıldığı söyleniyor. Oradan Çin ve Hindistan yoluyla Ortadoğu ve nihayet Avrupa’ya ulaşmış. Burada modern yaylı sazlar violin, viola ve çello ile kontrbas’ dan oluşuyor. Violin İtalya’ da gelişme imkanı bulmuş ve ünlü Stradivari ailesi (Cremona, 17-18. asır) bunlara ilaveten arp ve gitar da imal etmiş. Rakipleri Guarnieri ailesi ile birlikte binlerce enstrümana hayat vermişler.

Piyano (pianoforte) yine bir İtalyan üretici tarafından Floransa’da 1700’ lü yılların başında hayat bulmuş. Theobald Böhm (1794-1881) Münih’ li  bir müzisyen ve altın eşya üreticisi, aynı zamanda çelik endüstrisinde deneyimli bir girişimci olarak flüt’ ü mükemmelleştirmiş ve günümüzdeki modern flüt’ ün ilk örneğini 19. asrın ortasında müzik dünyasına sunmuş.

Böylece notalarla ve gelişen enstrümanlarla hayata daha sıkı bağlanan müzik dünyasında, Avrupa’ nın ortaçağ romantizminin de etkisiyle pek çok besteci yetişmiş. İşte bunlardan Viyana ile derin bağları olan bazıları:


Senfoninin babası sayılan Joseph Haydn (1732-1809) Avusturya doğumlu. Macaristan sınırında küçük bir köyde dünyaya gelen Haydn, henüz altı yaşındayken Viyana’daki St. Stephen’s kilisesinde koroya katılır. Klavsen ve keman eğitimi alır ve beste yapmaya başlar, yaşamı boyunca yüzden fazla senfoniye imza atar.

dsc_0066

Haydn ‘ ndan kalan eşyalar


 


 

Yine Avusturya’ lı bir besteci olan Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791) müzisyen bir babanın iki çocuğundan birisi olarak Salzburg’ da açar dünyaya gözlerini. Babası her iki çocuğuna da iyi bir müzik eğitimi verebilmek için kendi kariyerini feda eder. Henüz beş yaşını yeni bitirdiğinde yarım saat gibi kısa bir sürede ilk bestesini yapar Mozart. Aynı zamanda çok iyi bir piyano virtüözü olan Mozart’ın 600’e yakın eseri olduğu biliniyor.

dsc_0063

Haus der Musik’ te büyük besteciler sergisine giriş


 


Aslen Almanya’da doğan Ludwig van Beethoven (1770-1827), yaşamının 35 yılını Viyana’da geçirmiş. 1818 yılında tamamen sağır olan besteci, genç sayılacak bir yaşta arkasında birbirinden güzel eserler bırakarak vefat etmiş.


 


Bir başka ünlü Avusturya’ lı besteci Franz Schubert (1797-1828), müzisyen bir aileden geliyor. Çok erken yaşta ölen sanatçı, kısa ömrüne 600’den fazla eser sığdırmış. Goethe’ nin  şiirlerini de besteleyen Schubert, klasik ve romantik dönemler arasındaki köprü olarak tanımlanıyor.

dsc_0075

Schubert’ in okul karnesi ve gözlüğü


 


Alman besteci Johannes Brahms (1833-1897), Hamburg doğumlu ama yaşamının çoğunu Viyana’da geçirmiş. Senfonileri yanında 200’ ü aşkın bestesi olan sanatçı, Viyana merkez mezarlığında dostları Beethoven ve Schubert ile yan yana yatıyor…

dsc_0080

Johannes Bhrams ve Johann Strauss


 


Gustave Mahler (1860-1911), bir  Austro-Alman besteci ve bugün Çek Cumhuriyeti, bir zamanlar ise Avusturya İmparatorluğu olan topraklarda doğmuş. Aynı zamanda çok değerli bir yönetmen…


Viyana kentiyle özdeşleşen bir başka olgu “Vals” . Dans müziği ve özellikle de Vals müziği, orta Avrupa’ da müziğin yüzyıllar içinde  gösterdiği inanılmaz gelişime paralel, dönemlerin aristokrat hanedanlıklarının ve onlarla içi içe yaşayan sosyetelerin geleneksel toplantılarında ve kutlamalarında hep tercih edilen tarz olmuş. O kadar ki, Viyana Kongresi (1814-1815) sırasında adeta bir fenomen haline gelmiş ve 1820’ de Viyana’daki bir karnaval sırasında aynı gecede 1,600 balo düzenlenmiş…

dsc_0365

Musikverein’ in ön cephesi


 

Viyana deyince hemen akla gelenler sırasında ünlü Habsburg Hanedanlığı ve hem kentin, hem de ülkenin kaderini büyük oranda etkilemiş olan Kraliçe Maria Teresia ve Kaiserin Sisi var. Ancak bunları iyi hazmetmek için Viyana’ nın tarihine kısaca bir göz atalım:


Viyana “Neolithic” çağdan bu yana yerleşim yeri olarak kullanılmış, çünkü Danube nehrinin her iki yakasındaki verimli topraklar ve uygun iklim, burayı hep yaşanır kılmış. Kent civarında kazılarda bulunan “Venus von Willendorf” heykelciği, MÖ 25,000 yılına kayıtlı ve doğa tarihi müzesinde sergileniyor.

venusfigur%20009

Venüs von Willendorf heykelciği

Viyana’da Kelt yerleşimi izlerine MÖ 500 civarında ratlanıyor (Vedunia). MÖ 15 yılında kent Roma etkisindedir ve adı “Vindobona” dır. Bu dönemde bir askeri kamp ve çevresinde sivil yerleşkeler vardır. 5. asırda barbar kavimlerin istilası sonrası Romalıların buradan sürülmesini takiben önce Langobard’lar, sonra Slav’lar ve Avar’lar ve birkaç on yıl sonra da Magyar’ lar hakimiyet ilan ederler. 1146 yılında Babenberg hanedanlığı buraya yerleşir ve Otto I, Magyarları yener. 1155 te ülke dükalık ünvanı alır ve günümüzde de var olan “Schottenstift” kurulur. 2. Henry Regensburg’ta yerleşik İrlanda’ lı papazları Viyana’ya getirir ve bir manastır kurar. Yönetim konusunda Henry’ e destek olan bu kuruma Almanca’da “Schotten” ya da “Iroschotten” yani “İskoç” anlamına gelen kelimeden hareketle bu isim verilir. Henry bunu takiben ikametini Klosterneuburg’tan Viyana’ya taşır ve Dük (Herzog) ünvanı alır. Schottenstift o kadar geniş bir bilgi ve deneyim kapasitesine sahiptir ki hem yöneticilere yardımcı olur, hem de daha sonra Viyana Üniversitesi’ nin kuruluşunda önemli rol oynar (1365).

dsc_0254

Belvedere sarayı

Babenberg’lerin son üyesi Friedrich II, 1246 yılında ölünce ülke Bohemya kralı Ottokar II tarafından ele geçirilir ve 1.Rudolf  kral seçilir, ardından 1278 de Marchfeld savaşında Ottokar’ ı yener, böylece ünlü Habsburg hanedanlığının yolu açılmış olur. Bu dönemde Avusturya gelişir, üniversite kurulur ve Macaristan ile Bohemya’nın katılmasıyla 1556 da Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun başkenti olur.

Viyana, 1529 ve 1683 yıllarında Osmanlılar tarafından iki kere kuşatılır. Osmanlıların yenilip Balkanlara çekilmesinin ardından şehir gelişir, Fischer von Erlach ve Lukas von Hildebrandt gibi ünlü mimarların önderliğinde imar edilir. 1679 ve 1713 yıllarında iki kez salgın hastalıkla boğuşan Viyana büyümeye devam eder ve 1790 da nüfusu 200,000’e ulaşır. 1805 ve 1809 da iki kez Napolyon tarafından kuşatılır, 1848 mart ayında devrim gerçekleşir. Günümüzdeki  “Ringstrasse” yani eski şehir merkezini çevreleyen yol, surların yıkıntıları üzerinde yapılır. 20. yüzyıla girildiğinde kentin nüfusu artık 2 milyon olmuştur (Dünyanın dördüncü en kalabalık şehri). Kentin bugünkü nüfusu ise 1,8 milyon civarındadır (metropolitan şehir nüfusu 2,6 milyon).

dsc_0108

St. Stephen’s katedrali

Son olarak Avusturya Cumhuriyeti “Republik Österreich” 1918 yılında ilan edilir, ülke savaşın etkisiyle hızla önem kaybeder ve 1938 yılında Almanya’ ya bağlanır, 1945 te Rus savaş uçakları tarafından Viyana bombalanır, nihayet Avusturya özgürlüğünü 1955 yılında yeniden kazanır.

Bu tarihsel özetten de anlaşılacağı gibi, Habsburg ailesi, Avusturya ve onun başkenti Viyana için son derece önemli. Özellikle Maria Teresia’ nın hanedanlıkta üstlendiği rol ve görev çerçevesinde İmparatorluğun kaderini belirleyecek adımlar atması sayesinde belki de ülke ve güzel  başkenti bugün ziyaretçilerine pek çok konuda ziyafet sunabiliyor. Prenses Sisi’  nin hüzünlü yaşam hikayesini sinema filmlerinden hatırlayanlar, yaşadığı saraylarda o dönemden kalan şahsi eşyalarına bakarak bir kere daha o döneme şahitlik ediyorlar…

dsc_0330

Albertina Müzesinde saray salonlarından birisi


 

Nihayet geldik ağız tadına. Viyana deyince bu konuda da meydanı boş bırakmayacak kadar ünlü en az iki, hatta üç fenomen var:

Viener Schnitzel, Sacher Torte ve Heuriger…

Günümüzde artık uluslararası menülerin çoğunda standart satır olarak yer alan Schnitzel, değişik etlerden (dana, tavuk veya domuz) yapılıyor olsa da, Viyana’ da sunulanlar kadar taze ve çıtır ve lezzetli olamıyor ne yazık ki. Şehirde bu geleneksel yemeği tadabileceğiniz çok yer var ama Gezmeciler size sırasıyla üç adres öneriyor:

Figlmüller Wollzeile 5, 1010 Wien. Burası en eski Schnitzel lokantası ve kesinlikle rezervasyon yapmak gerekiyor.

Figlmüller Baeckerstrasse. Burası ikinci Schnitzel lokantası, ilkine yer ayırtmadan giderseniz sizi buraya yönlendiriyorlar, ilkine 50 metre mesafede, yine de kapısında metrelerce kuyruk oluyor.

Figlmüller Lugeck. Burası da üçüncü lokanta, ilkine 30 metre uzaklıkta ve görece daha sakin (yaz aylarında burası da dolu olabilir).

dsc_0210

Figlmüller lokantası girişi

Schnitzel yanısıra diğer yerel lezzetleri tadabileceğiniz ve tavsiye ettiğimiz iki adres:

  • Rathauskeller, Rathausplatz 1, 1010 Wien
  • Augustinerkeller, Augustinerstrasse 1, 1010 Wien

 

Sacher Torte, Viyana ismiyle ününe ün katmış bir başka lezzet. Hemen her kafede bulma şansınız var ama en iyisi ve meşhuru olsun diyorsanız, kuyrukta beklemeyi göze alarak şu iki adrese gitmenizi öneriyoruz:

  • Cafe Sacher Wien. Philarmoniker Strasse 4, 1010 Wien (Kaertnerstrasse üzerindeki Hotel Sacher’in altında), ve ondan 30 metre uzaklıkta
  • Cafe Mozart. Albertinaplatz 2, 1010 Wien

    dsc_0027

    Cafe Sacher


Heuriger, Viyana’ lıların kendi olanaklarıyla yetiştirdikleri şaraplık üzümlerinden elde ettikleri taze şarapları kendi ortamlarında yerel yiyecekler eşliğinde ziyaretçilere sundukları tipik yerel lokanta. Bunların çoğunlukla bulunduğu semtler, bağların da bulunduğu Viyana kentinin kuzey batı kısımları. Bu semtler adlarıyla Grinzig, Neustift am Wald, Heiligenstadt, Sievering ve Nussdorf. Gezmeciler son olarak Neustift’teki “Wolff” lokantasını ziyaret etti ve öneriyor (Rathstrasse 46, Neustift am Walde).

Son olarak Viyana’da yapılması gereken şeylere gelirsek, bu konuda sıralanabilecek o kadar çok şey var ki, buna satırlar yetmez. Ama Gezmeciler, özellikle aşağıda sıralanan etkinlikleri atlamamanızı (pek tabii ayırdığınız zamanla orantılı olarak) tavsiye ediyor:

Schönbrunn Sarayı

Belvedere Sarayı

dsc_0288

Belvedere sarayı alt kapısı

Hofburg Sarayı

dsc_0404

Hofburg Sarayı

Hundertwasser  Haus&Museum

dsc_0159

Hundertwasser Haus

Albertina Museum

dsc_0340

Albertina müzesi

Musikverein Wien (Wiener Philarmoniker orkestrasının bir konser dinletisi)

dsc_0367

Musikverein binası

Staatsoper (ziyaret ve dinleti)

dsc_0223

Staatsoper binası

Mozart Haus

dscn2828

Mozart Haus broşürü

Haus der Musik

dsc_0038

Haus der Musik binası

Naturhistoriches Museum

dsc_0605

Naturhistoriches Museum

Museumsquartier

dsc_0698

Museumsquartier

Rathaus

dsc_0388

Rathaus ve noel pazarı

Kunsthistoriches Museum


 

Gezmecilerin bu seyahatinde birlikte olduğu sevgili dostlarına ve onların zihinsel emeklerine teşekkür borcu var. Daha önce de farklı nedenlerle ziyaret ettiğimiz Viyana’ nın görmediğimiz, tatmadığımız yanlarını onlar sayesinde ve daha büyük keyifle yaşadık. Kıssadan hisse:

“Seyahat dostlarla daha güzel…”


Tüm insanlığa,  barışın hakim olacağı yeni bir dünyada huzurlu ve sağlık dolu bir yıl diliyorum. Yeni yılın mottosu “arınma ve paylaşım” olsun…

 

Rothenburg ob der Tauber

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Tauber vadisinin eğimli arazisi üzerindeki tepelik bir bölgede konuşlanmış eski kraliyet şehri Rothenburg ob der Tauber, Romantik Yol ile Şatolar yolunun kesişme noktasında yer alıyor. Eski şehir tamamen surlarla çevrili ve ikinci dünya savaşından büyük yara almış olarak çıkmasına rağmen o kadar iyi korunarak günümüze gelmiş ki, vadinin ortasında adeta bir mimari mücevher gibi yükseliyor…

dsc_0045

Eski şehrin en gözde mekanlarından birisi ve gezmeci…

Kentin tarihi hakkında biraz bilgi edinmekte fayda var. 970 yılında Franconian nobelman Reinger tarafından bir Fransız şatosu yaptırılır burada. 1142 de 3. Conrad, kraliyet Şatosunu inşa ettirir (Roteburg Imperial Castle). Kentin ismine ilk kez 1144 yılına ait bir dökümanda “Rodenburch” olarak rastlanır.

img_20160924_103806

Gezmeci kentin kalbinde…

1250 yılı civarında “Staufer” yolu Augsburg’ tan gelip Rothenburg’u geçerek Würzburg’a kadar uzanır ve böylece “Romantik Yol” un doğuşu gerçekleşir. 1274 yılında Habsburg Kralı Rudolph sayesinde “kraliyet kasabası” statüsüne yükselen şehir 1352 de “Hür Kraliyet şehri” (Freie Reichsstadt) olur. 1356 da meydana gelen deprem şatoyu yıkar.

dsc_0914

Kentin sokakları

1400 başından itibaren Vali Heinrich Toppler yönetiminde kentin ekonomisi canlanır, büyüme hızlanır ve sur dışı alanlar imara açılır. Bu dönemde Rothenburg, Nürnberg’ten sonra Franconia bölgesinin en büyük şehri olur. 1485 de Jacob’s Kilisesi inşaatı biter. 1501 de kentin doğu surları yıkılır. 1521 de Yahudi nüfus şehirden kovulur. 1525 yılı ve devamında “çiftçi savaşları” kenti kötü etkiler. 1544 ile birlikte Protestanlık akımı hakim olur.

dsc_0063

Eski belediye binası ve meydan

1572 yılında doğu yakası surlarının onarılmasıyla birlikte yeniden canlanma ve büyüme başlar, Rönesans akımı etkisiyle yeni binalar yapılır. Ancak 1618-48 arasındaki “Otuz Yıl Savaşları” sırasında kent defalarca kuşatılır ve zenginlik yok olur. Bu dönemde bir de şehir efsanesi gerçekleşir: 1631 yılında vali Nusch, kenti General Tilly’ nin kuşatmasından kurtarmak için dev bir kasedeki şarabı bir solukta içer ve bu olay, daha sonra kutlanmaya başlanan bir festivalin “The Master Draught” ya da “Meistertrunk” un doğuşuna sebep olur. 1881 den bu yana her yıl Cuma-pazartesi günleri arasında dört gün bu amaçla Town Hall’ ün kraliyet odasında kutlama yapılır.

dsc_0084

Saat kulesi

1802 yılında Büyük Avrupa Güçleri ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında varılan anlaşma gereği, Rhein nehrinin sol kıyıları Fransa’ya verilirken, Rothenburg Bavaria’ ya bağlanır. Borçların ödenmesi için Bavaria pek çok varlığını satar, soylu aileler ve hanedanlıklar yerlerinden olup göçmek zorunda kalırlar.

1850 den itibaren romantik ressamlar ve şairler kenti keşfederler ve turizm ile sanayi tekrar canlanmaya başlar. 1873 yılında şehir Alman trenyolu şebekesine bağlanır. 1900 yılında mevcut bina stokunun listesi çıkartılır ve korumaya alınır. 1945 te savaş nedeniyle ne yazık ki kentin yarıya yakını tahrip olur. Onarım ancak 1970 yılında tamamlanabilir.

dsc_0903

Rothenburg’ da akşam oluyor

Görülecek yerler:

Şehir surları, kenti tamamen çevreliyor ve üzerinde bir de yürüme yolu var, yaklaşık 2,5 km uzunluğundaki bu ahşap yolu yürüyerek şehri yukarıdan izlemek olası. 14. asırda yapılmış surlar üzerinde pek çok kapı ve kule var.

Town Hall. Tarihi şehir merkezindeki bu muhteşem yapının Gotik tarzdaki batı tarafı 1250-1400 arası yapılmış, Kaisersaal (kraliyet salonu) ve 60 metre yükseklikte kuleye sahip. Rönesans bölümü (1572-78), “arcade” eklentisi (1681) ile “Ratstrinkstube” (councillers tavern,1446) ve 1910 da buraya konulan “Meistertrunk” saati görülebilir. 13/15. asırda yapılan “Fleich-und-Tanzhaus” yarım ahşap asma kata sahip olup, günümüzde Marien Pharmacy olarak hizmet veren ve 1488 de yapılan “Jagstheimerhaus”, 1608 de yapılan St. George’s ya da Herterich çeşmesi Town Hall ile birlikte görüşe sunuluyor. Yeni Town Hall ise eskisine bitişik.

dsc_0057

Binalar dantel süsleme gibi…

1311-1472 yıllarında inşa edilen St. Jacob’s Gotik Parish kilisesi yüsek iç hacim ve ona uygun yükseklikte sunak yeri ile dikkat çekiyor. 55 metre yüksekliğinde bir de kuleye sahip kilisede Friedrich Herlin tarafından boyanmış duvar panelleri, Tilman Riemenschneider tarafından 1501-1504 te yapılan kutsal kan sunağı, son akşam yemeği resmi, sacrament nişi ve doğu tarafında değerli pencere süslemeleri kiliseyi görkemli kılan unsurlar.

16. asıra tarihli Klingentor kapısı ve surları ile kent duvarına bitişik St. Wolfgang’s kilisesi.

1360 yılında yapılmış ve en eski kapı olma özelliğine sahip Burgtor. Hemen yanındaki bahçesi ve St. Blaise şapeli ile birlikte görülebilir.

Erken Gotik tarzında yapılmış 1285 yılına tarihli Franciscan kilisesi önce manastır olarak inşa edilmiş. St. Francis sunağını yine Tilmar Riemenschneider yapmış. Artistik mezar taşları da burada bulunuyor.

Plönlein bölgesinde ise, 1360 yılında yapılmış “Kobolzeller Tor” kapısını, “Kohiturm” kulesini, “Devil’s Pulpit” i (Şeytan mimberi), 1385 yılına kayıtlı “Siebersturm” kulesini görebilirsiniz.

Spital. Burası 1280 de kurulmuş bir hastane. İçinde Kutsal Ruh kilisesini, günümüzde üç katlı olan ve 1574-78 yıllarında yeniden inşa edilmiş yapıyı, “Pesthaus” u (salgın hastalık evi) ve gençler için hizmet veren oteli barındırıyor.

Spital surlar, 17. asrın başında yapılmış ve iki harici alana, yedi kapıya sahip.

Sayısız ahşap takviyeli ortaçağ evleri kentin hemen her yerinde görülebilir.

img_20160923_200004

Noel süslemeleri satan dükkanın vitrini

Şehirde ayrıca ziyaret edilebilecek müzeler de var. Kraliyet şehir müzesinde 1300 yılından kalan mutfak, şehre ait sanat, kültür ve silah koleksiyonu sergileniyor.

Ortaçağ suç müzesi (Medieval Crime Museum) 1395 te inşa edilip 1718 de yeniden yapılan ve St. John şövalyelerinin kurduğu devlete ait bir binada, ortaçağ hukukunu tanıtan bir müze.

Alman noel müzesinde ise geleneksel aile kutlamaları tanıtılıyor ve çeşitli zamanlara ait süslemelerden örnekler var.

Town Hall içinde Rothenburg’da 30 yıl savaşlarının tarihini anlatan bir sergi mevcut.

1270 yılında kurulan “Craftsman’s house” da,  çeşitli meslek grubundan olan üreticilerin o devirlerde aileleriyle nasıl yaşadıkları tanıtılıyor.

Bu tarihi şehirde kaldığımız Hotel Klingentor, surların dışında ve merkeze on dakikalık yürüme mesafesinde bir aile işletmesi. Otelin her yeri, odalar dahil eski tarzda döşenmiş, biraz da bizim Anadolu evlerimizi anımsatıyor. Daha önemlisi, şimdiki sahibi bay George ve  konuşkan eşi müşterilerle çok yakından ilgileniyorlar ve kendilerine özgü hoş davranışlarıyla bolca övgü topluyorlar. Booking.com vasıtasıyla bulduğumuz bu konaklama yerini tavsiye ediyoruz.

img_20160924_085443

Klingentor otelin sahipleriyle…

 

Rothenburg’ dan gözümüz biraz da arkada kalarak ayrılıp yola koyuluyoruz ama buraya tekrar gelmek arzusu taşıyoruz…Rotamızda Schillingsfürst ve Feuchtwangen var.

 

Weikersheim, bir Rönesans klasiği…

Etiketler

, , , , , , , , ,

 

Onaltıncı asırdan onsekizinci asıra kadar olan dönemi olduğu gibi günümüze yansıtan çok değerli bir başka sanat eserini, ünlü Rönesans Sarayı’ nı barındıran Weikersheim’ e hoşgeldiniz…

img_20160923_175628

Muhteşem bahçeden sarayın görünüşü

Kente dair ilk yazılı doküman 837 yılına kayıtlı ve Fulda Manastırının bir tapu belgesinde adı “Wichartesheim” olarak geçiyor. 1156 yılından başlayarak Hohenlohe ailesinin ikametgahı olan Weikersheim’ daki sarayın yapımı onikinci asırda gerçekleşmiş. 1595-1605 arasında Şövalyeler salonu ve saray şapeli eklenmiş.  Onaltıncı asırda Kont Wolfgang II’ ye kalan saray, yeni sahibinin elinde muhteşem bir Rönesans başyapıtına dönüşüyor.

dsc_0843

Saray bahçesinin diğer ucundaki heykeller

Pek çok odası olan sarayda en göze batan hacim, Prenses Elisabeth Friederike Sophie’ nin kullandığı “Banket Salonu”. Bu salonun tüm süslemeleri ve mobilyası o günlerden bu yana hiç bozulmadan korunmuş, sarayın diğer odaları gibi…

dsc_0833

Saray iç avlusundan bir görüntü

 

Barok iç mekanlar ve Versailles tarzı bahçe ise 1708 civarında eklenmiş. 1719-21 yılında ilave edilen oranjeri bölümü de ilginç. Saray 1967 yılından bu yana Baden Württenberg eyaletinin malı. Sarayın iç hacimlerini gezerken fotoğrafla görüntülemeye izin verilmiyor (ya da bize izin vermediler..), bu nedenle size de yansıtamıyorum. Sadece broşür üzerindeki bir görüntüyü ve bir “youtube” linkini ekleyebildim bloğuma.

weikersheimpalace1

Şövalyeler Salonu

Şehir ve yakın çevresinde şarapçılık eski bir gelenek. 50 yılı aşkın bir süredir müziğe verdiği önemle de anılıyor Weikersheim. ‘Jeunesses Musicales Deutschland’ a ev sahipliği yapıyor ve yılın her döneminde düzenli konser organizasyonları var. Bunun yanısıra “Karwe” adındaki tarih festivali, şarap ve sokak festivalleri de geleneksel hale gelmiş kentte…

dsc_0878

Saray girişi

 

Şehrin diğer bazı yapılarına ve görülesi yerlerine gelince;

1323 yılında inşa edilen Town Hall,

1414 yılında yapılan Gotik mimariye sahip Parish Kilisesi,

Eski şehir merkezi, Rococo tarzındaki Rosenbrunnen çeşmesi (1770), Kornbau kilisesi (1582), Tauberland Village Museum (Dorfmuseum) (geleneksel kıyafetler, aletler ve mobilyalar sergileniyor), Şehir surları ve bazı kuleli kapılar (Blaue Kappe ve Gansturm),

img_20160923_181340

Kent meydanı

 

Gotik hac kilisesi (15.-17. asır).

Romantik Yol üzerindeki seyahatimiz devam ediyor ve birbirinden güzel ortaçağ yerleşimlerini ardı ardına ziyaret ettikçe, hem kültür varlıklarının nasıl korunabildiğine hayretle şahit oluyor, hem de yeni nesillere ve dünyanın diğer coğrafyalarından gelen insanlara bu varlıkların değerinin nasıl aktarıldığını biraz da kıskanarak öğreniyoruz. Bu arada güneye doğru indikçe de heyecan artıyor, çünkü gelecek kasaba ve şehirlerde daha yoğun ve  daha değerli örneklerle karşılaşacağımızı biliyoruz. Onlardan birisi de “Rothenburg ob der Tauber”…

 

 

Bad Mergentheim, Romantik Yol’un kaplıcası…

Etiketler

, , , , , , , ,

 

dsc_0771

Eski şehir meydanında “ikiz” binalar

Romantik yol üzerindeki yolculuğumuz kuzeyden güneye doğru devam ediyor. Bu defa durağımız Almanya’nın önemli spa merkezlerinden birisi olan Bad Mergentheim. Tauber nehri üzerinde ve üzüm bağlarıyla çevrili bu güzel kentin kaderini değiştiren belki de en önemli tarihsel olay, 18 Ekim 1826 tarihinde Shepherd Franz Gehrig’ in sürülerini Tauber nehri kıyılarında gezdirirken koyunlardan birisinin tuhaf hareketlerini takip edince mineral su kaynağını bulmasıdır. Şimdilerde ünlü  “Kissinger Water” olarak bilinen bu su, yörenin bir spa merkezi olmasının da yolunu açıyor.

muhlwehrstrasse-ve-sagda-ritterhaus

Mühlwehrstrasse ve Ritterhaus

 

Yazılı dökümanlarda ismine ilk kez 1058 tarihinde rastlanan ve o zaman adı “Mergintaim” olan yerleşimde onikinci asrın sonlarına kadar St. John hareketi etkili olmuş. 1219 yılında kent Hohenlohe prensleri tarafından “Teutonic Order” tarikatına hediye edilmiş. Bu hareket (Töton Şövalyeleri) aslında haçlı seferleri sırasında yaralanan Katolik askerlere sağlık hizmeti sağlamak için kurulmuş bir tarikat ve çoğunluğu Alman Şövalyelerden oluşuyor.

Şehirde 1526-1806 tarih aralığında bu hareket yönetiminde şövalyeler için kalacak evler ve kale inşaatı yapılır. Bu döneme gelinene kadar ekonomik ve politik gücünü arttıran tarikat, idare merkezini yeni yapılan kale ve konutlara taşır. Kale ve çevresinin imarı devam eder.

img_20160923_160908

Huzurlu şehir sokakları…

 

Dokuzuncu asırda Franconia krallığının bu önemli ticaret yolu üzerindeki ikametgahı olan Mergentheim’ da 1250-1274 yıllarında St. John Minster binası ve 1564 te Rönesans tarzındaki Town Hall binası inşa edilmiş. 1730-1736 yıllarında bu gezimizde adına sıkça rastladığımız ve rastlayacağımız ünlü mimar Balthasar Neumann idaresinde kale kilisesi diğer yapılara eklenmiş.

Tarih 2 Ağustos 1926’ yı  gösterdiğinde Mergentheim’ e “Bad” yani “kaplıca” ünvanı verilir ve 23 Haziran 1829’ da ilk spa sezonu başlar. Bu tarihten sonra hızla gelişme kaydeden spa turizm hareketini  ikinci dünya savaşı  durdurur. Şehir bir askeri hastane haline gelir. Fakat bu sayede ağır bombardımandan da kurtulmuş olur…

kale-giris-kapisindan-sehir

Kale giriş kapısından şehir

 

Şehrin güzel sokaklarında keyifle gezinirken geçtiğimiz Mühlwehrstrasse üzerinde dikkatimizi çeken şövalye evi (Ritterhaus veya Geisterhaus olarak biliniyor), ilginç bir ritüele ev sahipliği yapıyormuş. Efsaneye göre şayet iyi bir şarap mahsulü alınacağı haberi gelirse, bunu halka duyurmak için görevliler binanın üst katlarında ya da mahzeninde şarap fıçılarına gümüş çekiçlerle vurarak dikkat uyandıran sesler çıkartırlarmış…

Ünlü müzisyen ve besteci Ludwig van Beethoven de yaşamının bir döneminde (1791) bu şirin kasabadaki evlerden birisinde kalıp müzik çalışmalarını sürdürmüş.

Şimdi de sırada Rönesans sarayıyla ünlü “Weikersheim” var…

img_20160923_160532

Eski şehir meydanı

 

 

 

 

Tauberbischofsheim ve Lauda-Königshofen

Etiketler

, , , , , , ,

 

 

1850’ lerden bu yana adı Tauberbischofsheim olan bu ortaçağ yerleşiminin daha önceki kayıtlarda “Bischofsheim” olarak anılması, çevrede benzer isimde birden fazla eski yerleşimin olması nedeniyle isim değişikliğini anlamlı kılıyor. Arkeolojik kazılar kentin tarihinin MÖ 3,000 yılına kadar uzandığını işaret etse de, adı ilk kez St. Lioba ile birlikte 9. asırda (836) anılır. St. Lioba, St. Boniface tarafından yönetilen bir İngiliz misyonerler grubundan olup, Boniface’ in 735 yılında burada kurduğu bir rahibe manastırına yönetici olarak atanır. Böylece de, Tauberbischofsheim’ in patron azizesi olur.

turmersturmcastle

Türmersturm ve kale yapıları

 

Kasaba onüçüncü asırda Mainz’ li prens-kardinallerin yönetimine girer ve eski kale, merkezdeki bir yükseltiye inşa edilir. Kale günümüzde gözlem kulesi ve türmersturm ile birlikte bölgesel bir müzenin idaresinde.

Kentteki pek çok yapı ortaçağ döneminden kalmış olmakla birlikte, St. Lioba kilisesi onsekizinci asra, belediye binası ise ondokuzuncu asra tarihlidir (1865). Tauberbischofsheim, Romantik Yol ile birlikte Siegfreid yol güzergahının da üzerinde ve aynı zamanda 1954 yılından bu yana bir eskrim olimpiyat eğitim merkezi.

town-hall

Town Hall

 

Buradaki önemli yapılardan sayılan St. Martin Katolik kilisesi 1910-1914 yıllarında, St. Peter şapeli 1180 yılında inşa edilmiş. 1629 yılında Franciscan keşişler buraya yerleşmişler, 1631-35 yıllarında İsveçliler kenti istila etmişler. 1638’ de Franciscan’ lar bir Latin okulu kurmuşlar (Matthias-Grünewald Grammar School). 1866 yılında meydana gelen ve kentin adıyla anılan savaş, tarihte önemli sayılıyor.

Romantik Yol güzergahımızda bir sonraki durağımız olan Laudakönigshofen, birbirine komşu Lauda ve Königshofen yerleşimlerinin birleşmesinden oluşmuş. 1250 yıllık tarihi geçmişe sahip kent, Tauber ve Umpfer nehirlerinin buluştuğu yerde konumlanmış. Adına  tarihi kayıtlarda ilk kez 741 ve 1135  yıllarında rastlanan (Kunegeshoven ve Ludun) bu iki yerleşimden görece daha büyük olan Lauda’ nın isminin Kelt’lerden kaynaklandığı söyleniyor. Ortaçağın başlarında adı Luden Kontları ile anılan Lauda, pek çok kez el değiştirdikten sonra ondördüncü asırda kasaba statüsüne erişmiş ve onbeşinci asırda da kendi pazarını kurma yetkisini almış.

dsc_0749

Kent merkezinde ahşap takviyeli ortaçağ binası

 

1506 yılında Würzburg Prens-Kardinalliği’ nin idare merkezi konumunda olan Lauda, çevre yerel yönetimlerinin yarısına hükmeder hale gelmiş. 1975 yılında Königshofen’ in eklenmesiyle daha da güçlenen Lauda, üzüm bağları ve üç ana tren yolunun birleşme noktasında olması dolayısıyla daha da ünlenmiş.

dsc_0754

Eski şehir merkezinden bir görüntü

 

Kentte bulunan tarihi yapılardan “Upper Tower” onbeşinci, “Pulver Tower” ise ondördüncü asırdan kalma. Belediye binası onaltıncı asırda yapılmış, “Beckstein” üzüm yetiştiricileri kooperatifi de 1894 yılında kurulmuş.

Bu iki sevimli mekandan da istemeyerek ayrılmak zorundayız artık. Yeni hedefimiz, çok da uzak olmayan bir başka ortaçağ kenti, “Bad Mergentheim”…