IMG_20170626_141943

Waverley’den Princes caddesi ve Scott Monument

Romalı “Britanya Valisi” Agricola MS 79’da Büyük Britanya adasının kuzeyine doğru ilerlediğinde, günümüzde adı Inveresk olan Esk nehrinin ağzına ulaşır. Burada eski bir Kelt kabilesi olan Votadini ile karşılaşır. Votadiniler, Forth nehri vadisini kontrol edecek şekilde Dunedin’ de (bugünkü Edinburgh kalesi) konuşlanmışlardır. Roma ordusu bu tarihlerde çoğunlukla orta Avrupa kaynaklı Kelt’li (Galli) askerlerden oluşuyordu.

Altıncı yüzyılda günümüz İskoçya’ sında dört krallık hüküm sürüyordu:

Kuzeyde Pict’ ler,

Uzak batıda İskoçlar,

Batıda Britonlar,

Güney doğuda Angles’ ler.

IMG_20170628_234628

Edinburgh kalesi

Bu krallıklar iki yüzyıl boyunca kavga etmişler, Viking saldırılarıyla karşılaşmışlar ve bu dönem, dokuzuncu yüzyılda Dalraida kralı Kenneth Mac Alpin’in birleşik İskoçya’yı oluşturmasına kadar devam etmiş. Kralın büyük torunu 1. Duncan, 1035 te ilk İskoç kralı olmuş.

Edinburgh’un doğusunda yüksek bir kayalık tepenin üzerinde kurulmuş olan kale, savunulması çok kolay bir yerleşim. İngilizler yedinci yüzyılda kaleyi zaptedip adını Eiden’s Burgh koymuşlar. Onbirinci yüzyılda kral Malcolm 3 kayalıkların üzerine bir de şato yaptırınca, tepenin etrafında hemen şehirleşme başlamış. 1128 de kral David 1, meşhur Holyrood manastırını yaptırmış. Manastırı koruyan Augustin topları nedeniyle manastıra açılan yola “Cannongate” denmiş. (Buradaki “gate” kapı değil, eski “gait” yani “yol” anlamına geliyormuş).

IMG_20170626_150042

Royal Mile

Ortaçağda burada yaşayan keşişler, alışılagelmiş tarz olan inzivaya çekilmek yerine, ortaya çıkıp vaaz verirlermiş. Şehrin güneyinde yaşayan keşişlerin bazıları siyah elbise giyer (Black friars), diğerleri ise “Augustinien” yani  Grey Friars olarak bilinirlermiş.

Ortaçağ Edinburg’u yün giysiler üretimiyle ünlüymüş. Yakındaki Leith yerleşimi ise Edinburgh’un limanıymış. Cowgate pazarında pazarlanan küçük ve büyük baş hayvanlar, şehirde parçalanıp halka satılırmış. 1477 sonrasında şehirdeki Grass Market’ te  tahıl ve saman satılmaya başlamış.

1329 yılında Edinburgh’ a “charter” ünvanı verilmesiyle birlikte kent hızla büyümeye ve gelişmeye başlamış. İngilizlerle İskoçların çekişme ve savaşlarına sahne olan kent, 15. Yüzyılda İskoçya’ nın başkenti olmuş. Bu yüzyılın sonlarında da kral, Holyrood sarayını yaptırmış.

16 ncı  yüzyılın sonlarında bir yazar, Edinburgh’u şöyle tarif etmiş: Doğudaki kraliyet sarayından batıdaki kaleye doğru uzanan bir mil uzunluğundaki cadde ile (Royal Mile), bunun her iki yanındaki mahallelerden oluşan bir büyük şehir.

IMG_20170628_171058

Holyrood Sarayı

1583 yılında Edinburgh üniversitesi kurulduktan sonra 1633 yılında 1. Charles Edinburgh’ ta taç giymiş. Charles, halkın dinini değiştirmek isteyince uzun süren isyanları bastırmak zorunda kalmış ve sonunda halkın kendi dinini tanımış.

18 inci yüzyıl ortalarına gelindiğinde kent o kadar kalabalıklaşmış ki, kuzeyde yeni bir şehir kurulması için yarışma başlatılmış. Yarışmayı kazanan mimar James Craig’ in planlarına uygun olarak imar edilen kuzey bölgesinde yepyeni bir Edinburgh inşa edilmiş.

IMG_20170626_140013

Princes Street Garden

1783 yılında, kurucuları arasında ünlü bilim insanı Adam Smith’ in de bulunduğu “Edinburgh Kraliyet Sosyetesi” kurulmuş. Bu sıralarda Leith limanında önemli bir gemi inşa endüstrisi faaliyet gösteriyormuş. 19. Asırda Edinburgh, üretimde liderliği Glasgsow’ a kaptırınca şehirde önemli iş kolları basım ve biracılık olmuş. Bu dönemde hukukçular ve bankacılar da azımsanmayacak sayıdalarmış.

Edinburgh’ un bir diğer ünvanı da “Kuzeyin Atinası”  dır. Bunun nedeni, 1700 lü yıllar boyunca pek çok Avrupa kentine esin kaynağı olan Roma’ nın mimari değerlerini görmeye gelen İngiliz mimarların, edindikleri bilgileri kuzeye taşımaları ve 1822 yılında Edinburgh’ lu artist Hugh Williams’ ın şehirde açtığı Roma Mimarisi sergisini gezen halkın zihinlerinde oluşan Atina-Edinburgh mimari benzerliği imajıdır.

Demiryolu ile 1842 yılında tanışan kentin sokakları ve caddeleri 1895 yılında elektrikle aydınlanmaya başlamış. Ünlü bilim insanı Alexander Graham Bell 1847 de ve  Sherlock Holmes’ in yaratıcısı Arthur Conan Doyle 1859 da Edinburgh’ta dünyaya gelmişler. Her yıl Ağustos ayında tekrarlanan Edinburgh festivali ilk kez 1947 de yapılmış, İskoçya Parlamentosu ise 1999 da açılmış.

IMG_20170625_214306

Haymarket meydanı

Edinburgh’a İstanbul’ dan direk uçuş var. Londra’dan gitmek isterseniz de havayolu, tren ya da otobüs ile seyahat olası. Biz tren ile Kings Cross istasyonundan dört buçuk saat süren keyifli bir yolculuk sonrası ulaştık Edinburgh’ un Waverley istasyonuna. Şehirde biri eski (Haymarket) diğeri de yeni (Waverley) iki istasyon var. İstasyondan çıkınca önünüzde uzanan Princes Caddesi güneyindeki yeşil vadi (Princes Street Gardens) ve onun kenarındaki sarp kayalıkların tepesinde bulunan kale ile kuzeydeki geniş yerleşimi birbirinden ayırıyor.  İkinci önemli cadde ise yukarıda bahsi geçen tarihi Royal Mile.

IMG_20170628_233122

Edinburgh Film Festivali gösteri merkezi

Edinburgh’ ta konuşulan lisan İngilizce olmakla birlikte ağır bir İskoç aksanı da mevcut. Her şeyden önce kentin adı bildiğimiz gibi “Edinburg” şeklinde değil, “Edinbra” olarak telaffuz ediliyor. Genellikle gençler aksanlı konuşuyor ve anlamak için çok dikkat sarfetmek gerekiyor. Şehri gezerken “hop on hop off” tarzı çift katlı otobüsleri kullanmak çok pratik ve üç günlük kombine bilet alınarak ucuza hem gezi hem müze ziyaretleri yapılabiliyor. Farklı renklerdeki üç hat değişik rotalar izlese de hemen her yeri bunlarla gezmek olası.

Kuzey limanı Leith’te kıyıya bağlı duran eski kraliyet gezinti yatı Britannia da görülmeye değer. Bir de Holyrood   sarayından yürüyerek de çıkılabilen bir tepe var. Holyrood Parkı içinde bulunan ve Arthurs Seat adı verilen bu tepe aslında 2000 yıl öncesinden kalma eski bir volkan. Deniz seviyesinden 251 metre yüksekteki tepesi güzel bir manzara sunuyor ziyaretçilere.

IMG_20170628_142343

Britannia yatı

Holyrood sarayı, günümüzde ziyarete açık ancak her sene Kraliyet ailesi mensupları belli tarihlerde gelip burada kaldıklarında ziyarete kapanıyor. Ünlü Edinburgh Festivali, her sene Ağustos ayında üç hafta boyunca yapılıyor ve çeşitli ülkelerden gelen opera, müzik, tiyatro ve dans sanatçıları performanslarını burada sergiliyorlar. Doğal olarak bu dönemde şehir çok kalabalık ve pahalı oluyormuş…

Görülecek yerler:

Edinburgh kalesi

Royal Mile

Princes Street

Holyrood sarayı

National Museum of Scotland

Royal Botanic Garden

Royal Tacht Britannia (Leith limanı)

Calton Hill. Bu tepeden de şehir manzarası güzel, burada ayrıca pantheon kalıntıları ve bir de gözlem kulesi var.

George Street (cadde üzerinde “The Dome”) Bu caddeye açılan sokaklarda pek çok bar var ve hepsi birbirinden güzel.

Arthurs Seat

St. Giles’ Cathedral (Royal Mile üzerinde)

Ağız tadı:

İskoçya bol su kaynakları, gölleri (lochs), nehirleri ve denizleriyle bereketli bir çok besin kaynağına sahip olmakla ünlü. Ayrıca son derece verimli toprakları ve iklimi sayesinde yılın her zamanında bol ve çeşitli gıda bulmak olası. Av etleri, deniz ürünleri, küçük ve büyük baş hayvan besiciliği, arpa, yulaf ve sebze üretimiyle adeta bir besin cenneti.

IMG_20170627_184514

The “Dome”

Vikinglerin sekizinci yy sonlarında beraberlerinde buraya getirdikleri tuzlama ve tütsüleme geleneği ve meşhur Aberdeen Angus besiciliği sayesinde İskoçya mutfağı bir hayli zenginleşmiş. Domuz eti bu yörede çok ilgi çekmiyor. Angus, kuzu, koyun ve geyik eti tüketimi çok. Keklik, kaz, güvercin ve tavşan eti de kullanılıyor mutfakta. Deniz ürünleri ise hem bol, hem taze. En çok tüketilenler ise somon, uskumru, mezgit, ringa ve alabalık. Kabuklu deniz mahsullerinin hemen hepsi bulunuyor İskoçya’da.

Yulaf ve arpa en çok yetiştirilen tahıl ürünleri. Yumrulu sebzeler ve berilerin her çeşidi mevcut.

Haggis: En çok bilinen geleneksel İskoç yemeği. Koyunun akciğeri, kalbi ve karaciğeri haşlandıktan sonra soğan, yulaf, tuz ve biber ile yoğrulup çekildikten sonra koyunun işkembesine doldurularak sıkıca dikilir ve birkaç saat suda pişirilir. Haşlanmış patates ve şalgam ile tabakta servis edilen bu yemeğin, bir zamanlar Vikinglere güç verdiğine inanılırmış…

Porridge: Antik İskoçya’ dan bu yana bilinen bu yemek, yulaf ezmesi, su ve tuz ile yapılıyor. Kaynayan suya yulaf ezmesinin yavaş yavaş ve karıştırılarak eklenmesi ve pişmeden önce tuz ilave edilmesiyle elde edilen koyu kıvamlı çorba istenirse süt kremasıyla servis ediliyor. Eski İskoçya’da dünyanın ilk “fast food” u olarak da biliniyor porridge, çünkü büyük kazanlarda pişirilip soğumaya bırakıldıktan sonra dilimlenerek heybeye atılır ve gün içinde acıkınca yenilirmiş…

İskoçya’da yapılan kekler, pudingler ve şekerlemeler de çok biliniyor. Bunlara en güzel örnek, üzeri badem yapraklarıyla bezenmiş meyvalı kek (Dundee Cake).

IMG_20170627_175536

“Ale” çeşitleri

İçecekler konusuna gelince, bu satırlar anlatmaya yetmez hepsini. Yüzlerce çeşit Ale ve pilsen biraları, bazen bir şişesi 5,000 pounda satılan ünlü ve bol çeşitli İskoç viskileri ve bu uğurda özel olarak düzenlenen turistik tadım turları, ve son derece masum, alkolsüz ve fakat Amerikan Coca-Cola’ sına adeta kafa tutacak kadar sevilen ve beğenilen “Irn Bru Scottish Soda” sı.

Bu tarihi ve güzel kenti ziyaret etmeyi düşünüyorsanız şayet, festival harici beş tam gün ayırmanızı tavsiye ederim. Viski tadım turu ve festivalle birleştirecekseniz eğer sekiz gün ayırmanız yerinde olur. Keyifli seyahatler…

 

 

Reklamlar