Etiketler

, , , , ,

Çarşamba, Eylül 21, 2011

Türkiye – Yunanistan – Mitilini (1. gün)

       Sabah 06.00’da hareket ediyoruz. Bulutlu bir yaz sabahı, yağmur beklentisi var. Hedefimizde önce Ayvalık, sonra feribotla Midilli (Lesvos) adası var.   Yol çok sakindi,  saat 14.35 te Ayvalık’a ulaştık. Yeni gümrük limanını bulduk, hemen karşısında da internetten gidiş-dönüş bilet aldığımız Jale tur’un ofisi varmış. Boarding kartlarımızı alıp ayvalık tostu ile karnımızı doyurduktan sonra limana döndük, bu arada yağmur kesildi,  gümrük işlemleri için beklemeye başladık.

       Saat 17.00 gibi memurlar geldiler ve önce pasaport kontrolünden geçtik. Arabayla yan kapıdan limana girip, gümrük memuruna gittim ve gerekli işlemler (gözle uzaktan muayene ve sonrasında çıkış damgası) yapıldıktan sonra rıhtımda feribottan kamyon yükü boşaltma işlerinin bitmesini bekledim. Motor feribot 8-10 arabalık ve 500 yolcu taşıma kapasiteli. 18.00 de hareket ettiğimizde bir otobüs dolusu yunan, ikisi yunan plakalı üç araç vardı. Hava iyice yükselip durgunlaştığı için üst güverteye çıkıp, güneş batarken Ayvalık’tan Midilli’ye doğru hoş bir yolculuk yaptık.

       Saat 19.45 te Mitilini limanına girip rıhtıma yanaştık ve arabamızı liman ofislerinin önüne parkedip önce pasaport kontrolünden geçtik, sonra gümrük memuruna arabamızı gösterdik, memur gözle yakından muayene sonrası elle bilgileri doldurup bir kağıda çıkış mührü bastı, liman çıkış kapısındaki polis ruhsat ve çıkış kağıdı ile kütüğe bizi kaydetti, imzamı aldı ve adaya böylece girmiş olduk saat 20.30 gibi.

DSC_0734

      Ada oldukça hareketli görünüyordu. Arabayla bir baştan bir başa gittik, sonra havaalanı yönünde ilerledik ve burada gecelemeye karar verdik. 

Perşembe, Eylül 22, 2011

Mitilini (2. gün)

      Sabah 08.00 de uyandık, gece gökgürültülü yağmur vardı ve yakındaki havaalanına inip kalkan uçak  sesleri arasında uyuduk.  Şehire gidip bir tur attıktan sonra fırınlardan birinden sıcacık katmerli börek aldık. Otopark problemi olduğu için şehre hakim tepelere doğru tırmandık, burada çok güzel villalar var, bazıları yeni yapılıyor, manzara muhteşem, havası da çok güzel. Mitilini’ yi tepeden seyrederek kahvaltımızı yaptık. Tekrar aşağıya inip güney yönünde yola devam ettik. Önce Lotura’ya geldik, fakat burada da duramadık. Başka bir küçük koya girip fotoğraf çektik, sonra Geras körfezine bakan küçük ama sevimli bir balıkçı koyuna girip (Kunduradia) oradaki bir kahvede az şekerli grek kahvelerimizi içtik. Buradaki iskeleden karşı kıyıya motorla insan taşıma seferi de yapılıyormuş.

      Kahve molasından sonra geldiğimiz yola girip Mitilini yönünde ilerlerken, yol ikiye ayrıldı, sağa Mitilini, sola Plomari. Biz Plomari yönünü seçip ilerlemeye başladık, saat 11.45 oldu. Yol çok güzel, haritada kırmızı görünen yol ve AB fonundan yapıldığına dair levhalar görüyoruz.

      Yol üzerinde birçok otomobil markasını satan bayiler de var. Bir süre sonra içinde bir zeytinyağı fabrika müzesi olan Plakados kasabasından geçiyoruz. Zeytin ağaçlarıyla çevrelenmiş keyifli yoldan ilerleyerek Güney uçta Ege denizine bakan Agia Isodoros sahil kasabasına geliyor ve küçük bir otoparkta mola veriyoruz.

      Burada ben dayanamayıp denize giriyorum. Deniz çok soğuk değil, epey giren var, duş ve soyunma kabini ile WC’ ler ücretsiz ve adadaki hemen her plajda mevcut. Saat 13.48 de tekrar yola koyulup Plomari’ye doğru devam ediyoruz.

      Plomari’de sahile arabamızı parkedip Hermes lokantasında kalamar dolma, kabak kızartma grek salata ve Barbayanni marka uzodan oluşan menümüzü afiyetle yiyerek bu dopdolu masaya 27 Euro hesap ödedik. Tekrar bardaktan boşalırcasına yağmur yağdı ve geçti, yola çıkıp 2 km ötedeki Barbayanni uzo fabrikasını ve müzesini ziyaret ettik, uzo ve yapılışı hakkında bilgi aldık.

DSC_0080

      1860 yılından bu yana üretim yapan fabrika şu anda torun Barbayanni kontrolünde ve tek üretim merkezi burası imiş. 7 gün ve 24 saat üç vardiya halinde durmadan çalışıyorlarmış. Müzede dedenin İstanbul’ dan getirip burada kurduğu ve üretime başladığı ilk imbik de sergileniyor. Müzenin içinde fotoğraf çekmeye izin yok. Değişik şişelerden tadımlık uzo ikram ederek görüşlerimizi de sordular. Aynı zamanda burada satış da yapıyorlar. Üretimlerinin çoğunu ihraç ediyorlarmış. Fabrikanın bu adada kurulmasının ana sebebi ise, adadaki dağlarda bulunan ve rakı üretiminde en önemli girdi olan kaynak suyunu ve çoğu katkı maddesini doğrudan kullanabiliyor olmalarıymış. Saat 16.44 te buradan ayrılıp Plomari üzerinden yolumuza devam ettik.

      Yolumuza çıkan yerleşimlerden biri Akrasi idi ve köy kahvesinde mola verip kahve ve çay içtik. Köyün müdavim yaşlıları sohbet ediyorlardı. Kahveyi ise genç bir kız işletiyor. Parkettiğimiz sokağın içindeki bir evin bahçesinden dışarıya sarkmış olan pembe renkli asma üzümünden koparıp yedik, bu kadar tatlı ve lezzetli üzüm az bulunur…

      Saat 18.45 te Vatera sahiline geldik. Burası Akdenizin en uzun ve en temiz plajlarından birisiymiş. Ortalık çok sakin, sahile paralel yol üzerinde otel ve restoranlar var, sahil bandı hem uzun hem geniş. Bir otelin önünde arabamızı park edip banka oturduk, o kadar rahatlatıcı bir yer ki, akşam burada kalmaya karar verdik. Akşam yemeğimizi hemen arkamızdaki Hotel Vatera Beach‘in lokantasında yedik. Menümüzde ahtapot salatası ve kalamar tava vardı. 

      Otelde bir Alman grup kalıyordu ve işletmecinin oğlu ile kızı (ya da gelini) oldukça düzgün ingilizce konuşuyorlardı. Menümüzdeki yemekler de çok lezzetliydi. Buradaki otel ve restoranların önündeki sahil yolunun deniz tarafında da restoranlara ait masalar ve kumsalda da sezonda kullanılan şezlonglar var. İşletmeciye soruyorum “bu masa ve şezlonglar için belediyeye bedel ödüyor musunuz?” diye. Cevap sıkıntılı çıkıyor: “Elbette. Her sezon belediye ile masa ve şezong sayısı için anlaşma yapar ve bunun üzerinden vergi öderiz. Müşteri olursa bu masrafı çıkarırız, yoksa cepten gider.” 

Cuma, Eylül 23, 2011

Mitilini (3. gün)

      Sabah otelde kalan grup sahilde yürüyüşe geçip az ilerde kumların üzerinde bir saatlik bir toplantı yaptı. Ben de denize girdim, su kalitesi gerçekten yüksek. Saat 10.12 de tekrar yola koyuluyoruz. Kuzey batı yönünde ilerleyeceğiz.

      Saat 10.44′ ü gösterirken Polichnitos‘a geldik ve levhaları takip ederek, kasabaya 1 km mesafedeki dünyanın en sıcak kaplıcalarından birini bulduk. Ben Gümüş ile bahçede kahve keyfi yaparken Dilek kaplıca banyosunu denedi ve çok memnun bir şekilde yanakları al al çıktı dışarıya. Kişi başı ücret 4 Euro ve devamlı olduğunu düşündüğümüz müşteriler gelip gidiyor. Arada bir bizim gibi turistler de geliyor. Hemen yan tarafta kaynak suyunun çıktığı alan var, küçük bir tesis kurmuşlar, içecek ve yiyecek de ikram edebiliyorlar, sözün özü tıkır tıkır işletiyorlar. 

      Yola çıktıktan az sonra körfezi yukarıdan seyreden bir yoldan aşağı inerek Kalonis körfezine bakan Nyfida köyüne ulaştık. Şirin bir yer, fotoğraf çekip yola devam ettik. Bu defa Polichnitos’un iskelesine geldik. Cephe kuzey olduğu için deniz çok dalgalı, buranın da görüntüsü hoş, balık lokantaları var ama cansızdı, durmadan yola devam ediyoruz.

      Yolda Lisvorio ayrımına geldik fakat yol mıcırlı idi, hep öyle ise korkusuyla Lisvorio’ya girmedik, devam edip Vasilika‘ya ulaştık. Burası körfeze tepeden bakan ve eski evleri restore edilen şirin bir köy. Burada da durmayıp çam ormanlarının arasından geçen yolda ilerleyerek Megali Limni üzerinden Agiasos‘a vardık.

       Gerçekten yazıda bahsedildiği gibi, Thassos adasındaki Panagia’ya benzeyen ama daha özüne sadık kalmış bir kasaba. Çok dar sokaklarından milimetrik geçerek yukarılara çıktık ve tekrar aşağı inip kasabanın girişindeki otoparka arabamızı parkettik, yürüyerek merkezi gezdik.

DSC_0187

      Çarşı içinde çok şirin bir sürü dükkan var, tahta oymacılık ve seramik sanatları gelişmiş. Merkezdeki kilise civarında pek çok kahvehane var. Girişteki yerel lokantada karnımızı doyurduktan sonra kilise karşısındaki kahvede kahvemizi yudumladık ve kiliseyi de ziyaret edip saat 16.00 yı gösterirken buradan ayrıldık. Rotamızdaki yeni hedef Karini.

      Karini’ye gelmeden önce Asomatos levhasını görüp girdik. Burası da kendi halinde küçük ve şirin bir köy, Taxiliyadis kilisesinin fotoğraflarını çekip çıktık, sola doğru dönüp Kallonis yönünde ilerledik. Yoldan bir km içerideki Mesa tapınağına gittik. Burası Zeus, İda ve İanosos adına yapılmış, fakat müze 15.00 te kapandığı için dışarıdan bakıp fotoğraf çektikten sonra yola devam ettik. Antik Pyyra kentinin bulunduğu yere geldik ve levhaya rağmen you göremeyince, hemen oradaki dopdolu bir lokantada yemek yiyenlere yolu sorduk. Meğer arabayı oraya parkedip yürüyerek bir hayli zahmetli ve uzunluğu yaklaşık 500 metre olan bir patikadan gidilebiliyormuş.

      Burada MÖ 231 yılında depremde yıkılıp sulara gömülen batık kentin kalıntılarını fotoğraflayıp geri dönüyor ve 17.30 itibariyle kuzeye doğru yola koyuluyoruz.

      Yol bizi sahilde Petra isimli kasabaya getiriyor. Burası denize sıfır dar bir cadde ve ona paralel arka sokağından ibaret turistik ve şirin bir yer. Baştan başa geçip parkedecek yer bulamayınca yola devam edip az sonra  Mythimna‘ya geldik. Burası çok farklı bir yer, avrupa’daki tatil beldelerini aratmayacak şekilde eski ortaçağ binaları ve kale çok iyi korunmuş, bol turist var ve ortalık cıvıl cıvıl. İskeleye inen yol üzerinde bir park yeri bulup durduktan sonra inip biraz yürüdük.

      Hem anayol, hem de bir arkasında tepelerden dolaşan ara yol çok şirin ve oteller, restoranlar, dükkanlar turistlerle dolu. İskeleye inip müthiş kale görüntüsü eşliğinde “O Faros” restoranda çok güzel bir akşam yemeği yiyoruz. Menümüzde karides ızgara, kabak çiçeği dolması, paçanga böreği ve sardalya ızgara vardı ve 20,5 Euro ödedik. Üzerine yürüyüş yapıp koya tepeden bakan ana yol üzerindeki bir barın önündeki bankta oturduk ve  bardan gelen müziği dinledik.

Cumartesi, Eylül 24, 2011

Mitilini (4. gün)

       Sabah yine erkenden ve dinç bir şekilde güzel bir güne uyandık. Kalenin üzerinden iskeleye doğru güneş yükselmekte.  İlk hedefimiz kaleye çıkmak. Kale Bizans döneminden kalmış ve Osmanlılar 1462 yılında eski adı Molivos olan Mythimna’ yı ele geçirip kaleyi onardıktan sonra kullanmışlar. Günümüze kadar iyi korunarak gelmiş.  Kalenin içini de 2 Euro karşılığında gezdikten sonra şehre doğru indik.

DSC_0269

      Saat 9.08 de buradan ayrılıp Petra’ya geldik ve sahil yolunun arkasındaki pastaneden Dilek’in aldığı böreklerle yakındaki Anaxos beach’e gittik ve sahilde durup kahvaltımızı yaptık.

      Saat 10.00 gibi buradan da ayrılıp yol üzerinde Skalochori‘ye girdik, küçük köyde kahvede sadece iki kişi vardı, durmadan çıktık ve ana yola ulaşıp gezimize devam ettik. Adanın bu bölgesinde zeytinlikler bitti, boz görünümlü tepe ve dağlar ağırlıkta. Yer yer güneş enerjisi tarlalarına rastlıyoruz.

      Yolumuza çıkan Antissa isimli yerleşimde durduk, köyün merkezinde birkaç kahve var, birisinde kahvemizi içip Saat 11.47 de yola devam ediyoruz.

      Yoldaki “Petrified Forest” (taşlaşmış orman) levhalarını takip ederek, 15-20 milyon yıllık sekoya ağacı ormanından oluşan tarih öncesi tabiat müzesine ulaşıyoruz. Araştırmalara göre, buradaki dev sekoya ağaçları, volkanik patlamalar sonrası yoğun kül tabakası altında kalıp yandıktan sonra, milyonlarca yıl süresince taşlaşmışlar. Günümüzde de yer altı kazılarıyla oldukları gibi yeryüzüne tekrar kavuşturulmuşlar. Eğimli bir arazide kazılar hala devam ediyor. 2 Euro karşılığında bu açık doğa müzesini de gezip fotoğraf çektikten sonra üzerimizi değiştirip yola koyuluyor ve Sigri‘ye geliyoruz. Burası da şirin bir kasaba, kalesi var ama pek iyi korunmamış. Ayrıca burada az önce gezdiğimiz doğa müzesinden çıkartılan taş ağaçların sergilendiği bir kapalı müze de varmış, ama biz buraya uğramadan devam ediyoruz yola, saat 13.12 ve yönümüz Eresos

      Eresos’a geldik ama durmadık, iskelesine (Skala Eresos) gittik. Burası da çok şirin bir sahil kasabası. Uzun ve geniş sahilinin sol tarafında kasaba merkezi, denize ahşap kazıklar üzerinde uzatılmış sıra sıra balık lokantaları ve kahveler, sağ tarafında su sporları merkezi, arasında da plaj var. Arabamızı otoparka bırakıp hemen yanındaki Eresos Palace Restoranda karnımızı doyurduk.  Öğleden sonra denize girdik, duşumuzu alıp yürüdük, müthiş gün batımını fotoğrafladık,  merkeze geldik, Sappho’nun heykeli yanındaki bankta biraz oturup sonra  balık restoranlarından birinde akşam yemeğimizi eda ettikten sonra  taverna müziği eşliğinde uykuya daldık.

 DSC_0463

Pazar, Eylül 25, 2011

Mitilini (5. gün)

      Sabah erkenden kalkıp merkeze gittik ve fırından böreklerimizi alıp, bir kahvede yedikten sonra kumsala gelip tekrar denize girdik,  saat 12.00 gibi toparlanıp buradan ayrıldık.

      Antik dönem şairi ve yazar Sappho’ nun doğduğu kasaba olan Eresos’u da gördük. Çok özellikli bir yer değil, iskelesi daha güzeldi. Meydanda bir kahvede oturup kahve içtik, işleten bir Lübnan’ lıymış, biraz çene çaldık.

      Rivayete göre Sappho, öğretmenlik yaptığı dönemde bazı kız öğrencilerine yakınlık duyunca halk tarafından dışlanır ve buradan ayrılır. Yıllar sonra geri döndüğünde bu konuyu kaleme alır ve onu destekleyen bayan taraftarlar bulur. Böylece öncülük ettiği akıma, o zaman adanın adı olan Lesvos’a benzeyecek şekilde “lesbiyenlik” adı verilir ve ada lesbiyenlerin sıkça tercih ettiği ve açıkçası onların çok rahat ettikleri bir turizm cenneti haline gelir. Hakikaten iskele merkezinde dolaşırken lokantalarda ikili üçlü veya daha çoklu bayan turistlere sıkça rast gelmek mümkün.

      Ana yolda ilerlerken Tavari levhasına uyduk ve üç km içerdeki sahil kasabasına ulaştık. Burası da çok şirin. Üç beş lokantadan birisini gözümüze kestirip (Taverna Mouragio) karnımızı doyurduk. Hava çok sıcak, rüzgar da olmasa rahatsız olunabilir. Saat 15.16 da kuzeye doğru yola çıktık. Agra‘yı geçer geçmez yol aşağıya doğru inmeye başladı, tekrar yeşillikler göründü ve Skala Kallonis’ e ulaştık. Burası çok özellikli bir yer değil, Kalloni’ ye gittik. Kalloni bir ticaret merkezi olduğu her halinden belli olan büyük bir şehir. Merkezde güzel bir de kilisesi var. Kuzeye doğru ilerlerken Agia Paraskevi ayrımını gördük ama yol bozuk olduğu için girmedik.

      Saat 18.00 gibi Petra’ ya geldik. Sahildeki yegane park yerine arabamızı koyup yürüyerek kiliseyi aradık. Monolitik bir kaya üzerinde inşa edilmiş olan Panagia Glykofiloussa kilisesine çıktık, manzara muhteşemdi, fotoğraf çekip indik, arka sokakta yürüyerek sahildeki kafede oturduk, gün batımını fotoğrafladık, akşam yemeği için arka sokakta gözümüze kestirdiğimiz otantik lokantaya gittik. Yerel kırmızı şarap eşliğinde grek salata, limon sosunda pişmiş domuz eti, kabak çiçeği dolması yedik, çok lezzetliydi. Yemek sonrası yürüdük ve arabamızı otoparktan alıp Mythimna’ ya geldik, yürüyerek şehrin arka sokaklarından geçtik, tarihi eski sokağında gezindik, sıra sıra dükkanlar çok canlıydı. Sahil yoluna çıkıp bankta oturduk, müzik dinledik ve geceyi burada geçirdik.

DSC_0576

 
  Pazartesi, Eylül 26, 2011

Mitilini (6. gün)

      Sabah 08.00 de uyanıp yürüyerek dün akşam geçtiğimiz eski sokağa girdik ve tepedeki tarihi fırından börekle simit alıp iskeleye indik. Deniz Atı otelinin önündeki kahvede kahvaltımızı yaptık. Otel odaları şu anda kahvaltı dahil 60 Euro, sezonda 68. Fakat köpek kabul etmiyorlarmış. Pansiyonlar kabul edebilir demişler.

      Yoldaki kiralık  oto ve motorları da sorduk, 3 günlüğü 120-140 Euro olan küçük (Hyundai Atos gibi) otomobiller ve 10-50 Euro olan motorsikletler mevcut. Otoparka gelip arabamızı aldık, yola koyulduk. Saat 09.50, hava güneşli ve sıcak.

      Lepethimnos dağından aşağıya doğru inerken soldaki deniz manzarası çok güzel, karşıda Kaz dağlarının eteklerinde Türkiye kıyıları görünüyor. Biraz sonra Skyminea‘ ya ve onun iskelesi olan Skala Skymineas’ a ulaştık. Şirin yerler ve iskelede Panagia Gorgona (deniz kızı) kilisesi var kayalıkların üzerinde. Bu defa Mantamados çıktı yolumuza.

DSC_0720

     Yürüyerek dolaştık, kilisesi, çömlekçileri, kütüphanesi ve iki tane kahvesi vardı. Adanın bu yakası daha cansız, tatil evleri var ve çoğu kapanmış, halk çekilmiş, doğa güzel. Pamfila ve onun iskelesi Pamfylla’ a geliyoruz. İskele de hoş bir balıkçı koyuna sahip ve üç beş lokantası var.

     Bir tanesine karar verip giriyoruz ve mutfakta tekirleri görüp tava sipariş ediyoruz. Burada gelen grek salata adada yediğimiz en büyük salata, herhalde dört kişi doyar. Yemeğimizi yerken arka masada yemek yiyen kilise papazı laf attı ve iki şişe bira ısmarladı. Bizim Türk olduğumuzu anlamış, kendisi de Ayvalık’ lı imiş ve mübadelede buraya gelmiş. Yarı Türkçe yarı İngilizce birkaç söz alışverişinden sonra tekirlerimize yumulduk, gerçekten hem taze, hem de harika pişirmişler.

     Kilisenin çanı çalınca papaz kalkıp gitti, biz de saat 14.56 da kalkıp yakındaki Moria kasabasına ve oradaki Roma döneminden kalma su kemerlerini görmeye gittik.

      Yola devam edip Midilli’ ye geri geldik, yapacak başka bir şey kalmadığı ve turu tamamladığımız için yarın sabahki feribota biletimizi değiştirmek amacıyla Jale tur’ un limandaki ofisine uğradık. İyi ki uğramışız, çünkü salı ve çarşamba gümrükte grev olacağını öğrendik, Jale tur bu akşam için Ayvalık’ a ek sefer koymuş, ona yer aldık. Havaalanı yolunda sahilde gölge ve rüzgarlı bir yere çekip siesta yaptık, Bu arada Jale tur telefon edip teknenin 22.00 gibi hareket edeceğini haber verdi. Saat 19.00′ da şehre gidip önce karnımızı doyurduk, sonra limana gidip beklemeye başladık. Aynı gümrük işlemleri tekrarlandı ve 22.15′ te Ayvalık’ a hareket ettik. Üç Türk çift , iki araba ve bir motorsikletten oluşan yüküyle teknemiz bizi 23.45 gibi limana bıraktı ve problemsiz giriş işlemlerinden sonra doğruca Artur’a gittik.

Salı, Eylül 27, 2011

Ayvalık – İstanbul (7. gün)

      Sabah uyanıp sahildeki kafede Ayvalık tostu ve çay ile güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra  Gömeç’e köylü pazarına gittik. Sebze-meyve alışverişimizi yaptık. Dönerken yolda Havran’a  uğrayıp fıstık-leblebi-peynir de aldıktan sonra her zamanki gibi Susurluk Yörsan tesislerinde mola verdik, feribot biletimiz de alıp 19.00 feribotuyla Pendik’ e geçtik, saat 20.33′  te evimize ulaştık.

Midilli’nin tarihi:

      Midilli, MÖ 11.yy’ da Thessaly’den gelen Penthilidae ailesi tarafından yerleşik düzene geçmiş. “Pittacus of Mytilene” tarafından bu ilk yerleşim düzenine MÖ 490-480 yıllarında son verilmiş. Erken ortaçağ döneminde Bizanslıların ve Genovalıların yönetimine giren ada, tıpkı Thassos gibi, 1462 yılında Osmanlılar tarafından fethedilip, 1912 de tekrar Yunanistan’a bağlanmış. Volkanik yapısı olan adada aynı zamanda sıcak su kaynakları da halen sağlık turizmine hizmet  ediyor.

      Adada yaklaşık 11 milyon zeytin ağacının yanısıra çam ve meyva ağaçları da mevcut. Tarih öncesi devirde ise adanın batısında bulunan büyük sekoya ağaçları, önce volkanik küllerle yanıp toprak altında kalmış, sonra taşlaşmış. Günümüzde yeryüzüyle tekrar buluşan bu mermer görünüşlü ağaçlar, turizme ayrı bir değer katıyorlar.

      Yunan mitolojisinde Midillinin ilk bilinen kralı Macareus’ tur. Onun oğullarından biri olan Eresus, Lesbos adasındaki bir yerleşime adını vermiş (bugünkü Eresos). Hititler geç bronz çağında adada yer bulmuşlar.

      Adadaki arkeolojik kazılarda bulunan gri kil kap kacaklar, adanın Neolitik çağdan bu yana insanlar tarafından yerleşim olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır. Çeşitli akımların yönetiminde kaldıktan sonra MÖ 79 yılında Romalıların eline geçen ada, ortaçağda Bizanslıların kontrolüne girmiş. 1355 de ekonomik ve politik nedenlerle Genoese Gattilusi ailesine verilen ada 1462 de Osmanlılar tarafından fethedilmiş.

      Tarihte pekçok ünlü ismin (Sappho gibi) doğduğu veya yaşadığı Midilli adası, günümüzde tarıma ve turizme dayalı bir ekonomiye sahip. Balıkçılık, uzo ve sabun üretimi ise ekonomiyi destekleyen birkaç konu.

Bazı küçük notlar:

1-   Toplam katedilen yol: 1,473 km

2-   Toplam yakıt:  118 lt

3-   Yakıt sarfiyatı:  0,08 lt/km

4-   Yakıt maliyeti : 118*3,85/2,5=182 Euro

5-   Müze+kale+kaplıca vs : 12 Euro

6-   Diğer yol masrafları: 253 Euro (feribot)

7-   Vize, sigorta, triptik vs masrafları:215 TL 

Reklamlar